İlk Şehir Hayatı Çatalhöyük
9000 yıldan da uzun zaman önce insanların yerleştiği Çatalhöyük’te, kent yaşamının tohumları ekilerek tarıma odaklanıldı.
Konya Ovası, Türkiye’nin merkezinde kilometrelerce uzunlukta bir alan
kaplıyor. Konya şehir merkezinden yaklaşık 30 km uzaktaki terk edilmiş
noktada, neredeyse 60 yıl önce bir grup arkeolog iki küçük tepeyi
keşfederek işe başladılar. Yerel bir patikadaki bir çatal ve iki höyük
buraya günümüzdeki ismini verdi. Çatal ve höyük, bu ikisi birlikte
söylenerek buraya Çatalhöyük denildi. Bugün bu alan, UNESCO tarafından
erken yerleşik tarımsal yaşamı belgeleyen en önemli insan yerleşimi
olarak görülüyor.
9000 yıldan daha uzun bir süre önce o zamandan beri kurumuş bir
nehrin kıyısında kurulan Çatalhöyük’ün, kapıları veya pencereleri
olmayan, sırt sırta düzenlenmiş, kendine özgü evler inşa eden eşitlikçi
bir Neolitik topluluğa ev sahipliği yaptığına inanılıyor. Bu insanlar
çatılardaki açıklıklardan içeri girip çıkıyorlardı. Bunun yanı sıra,
arkalarında bazı resimler ve gizemli heykelcikler bıraktılar.
Bu konutların onların ölü gömme alışkanlıklarında da önemli bir rolü
vardı: Buradaki sakinler ölülerini evlerinin altına gömüyorlardı. En
parlak zamanlarda kent, yaşamlarını tarım ve giderek yükselen besi
hayvancılığının desteğiyle sürdüren 8.000 kadar insana ev sahipliği
yapıyordu.
Neolitik dönemde kentte yaşamın nasıl olduğu hakkında ilgi çekici
detaylar ortaya koyması bir yana bu yerleşim, insanlık tarihinde kritik
bir ana da tanıklık ediyor: insanların göçebe yollarla yaşamayı terk
ettiği ana.
Çatalhöyük’ten önceki yerleşmelerde yüzbinlerce yıldır insanlık
oradan oraya göçer bir durumdaydı. Çatalhöyük, insanların “kentsel”
hayat deneyimini en erken benimsedikledikleri anlardan birini temsil
ediyor.
Çatalhöyük, Neolitik Dönemin şafağında tarımsal yerleşimlerin ilk
görüldüğü alan olan Bereketli Hilal’in batı ucunda yer alıyor. MÖ 13.000
yılından itibaren, Natufian kültürü insanları tahıllar topladı ve
günümüzdeki Eriha yakınlarındaki bir alanın da dahil olduğu yerde erken
köy yerleşimleri kurdular. Böyle olsa bile yine de tarihçiler, yerleşik
tarımla ilgili genel eğilimin MÖ 10.000 civarında başladığını düşünüyor.
Taştan bakıra
Çatalhöyük’teki en erken iskanın tarihi, Neolitik ile ilişkili
yerleşik tarımın batıya doğru yayılmasının bir parçası olarak, MÖ 7400’e
kadar uzanıyor. Türkiye’de yer alan yakınlardaki Hacılar’ın da
bulunduğu diğer Neolitik yerleşimlerinin tarihi yaklaşık MÖ 7500’lere
dayanıyor.
Hacılar, 1950’lerde İngiliz Arkeolog James Mellaart tarafından
tanımlanmış ve tarihlenmişti. Bir Mısırbilimci olan Mellaart, dünyanın
en eski kenti olduğu düşünülen Eriha yakınlarındaki Tel es Sultan
yerleşiminde çalıştıktan sonra bu antik kentlere karşı büyük bir ilgi
duymaya başladı. 1961 yılında Çatalhöyük’teki çatallı yolun yakınlarını
kazmaya başladı. İkiz tepeler birkaç yıl öncesinde onun ilgisini
çekmişti ve bunların bir sır barındırdığına kendini inandırmıştı.
Mellaart’ın önsezileri
doğru çıktı ve alanı kazdıktan sonra Mellart, meslek hayatının en önemli
buluşunu gerçekleştirdiğini anladı. Bununla birlikte, kendisine tanınan zaman
kısa fakat verimli bir süre olacaktı. Eski eser ticaretiyle ilgili bir
anlaşmazlık yaşayan Mellaart’ın izni geri alındı ancak dört yıllık çalışmasında, doğu
höyüğündeki ve birçok evdeki 14 ayrı iskan merkezini belgeledi.
1993 ve 2018 yılları arasında 25 yıl boyunca arkeolog Ian Hodder,
Çatalhöyük’te uluslararası bir araştırma projesini yürüttü. Antik kente
olan dikkatinin artması, buranın 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Alanı
ilan edilmesine yol açtı. Çatalhöyük, sadece insanların temiz, düzenli,
sıvalı evlerin içinde yaşadıklarını ortaya çıkardıkları için değil; aynı
zamanda doğu höyüğünün 1.500 yıl kadar bir süre boyunca yerleşilmiş
olması ile ve uzun ömürlü olmasıyla da övgüleri kazandı.
Çatalhöyük’ün bir sonraki dönemi, MÖ 5500 civarında başlayan Bakır
Çağı dönemine denk gelmişti. Bu sonraki aşamada, doğu höyüğü terk edildi
ve batı höyüğü gelişti. Sonraki zamanlarda batı höyüğünde Bakır Çağı
ile ilişkili bir özellik olan renkli boya ile süslenmiş çanak çömlekler
bulundu.
Ocak ruhu
Çatalhöyük’teki
ekonomik, sosyal ve dini yaşamın çoğu evin etrafında kurulmuştu. Hepsi boyut
olarak birbirine benzer olan bu evlerin çatısı altında 5 ila 10 kişilik aileler
yaşıyordu. Tipik bir evde hiçbir pencere, ana bir oda ve depo olarak veya ev
işleri için kullanılan yardımcı odalar yoktu. Duvarlar kerpiçten yapılmış ve
sıvayla kaplanmıştı. Yaklaşık 50 cm kalınlığındaydı ve boyu 2,4 metreden daha
uzundu.
Yapı malzemesi
olarak kil ve sıvanın kullanılması arkeologların işini daha da kolaylaştırdı.
Zemin, duvarlar ve sanat sürekli yenilenmek zorundaydı. Bazı binalarda, sadece 10
santimetrelik duvarlarda 450’den fazla sıva katmanı belgelendi. Bu katmanların
her biri, binanın yapıldığı dönem hakkında bilgi verirken zaman zaman burada
ikamet edenlerin günlük yaşamları hakkında, örneğin sepetler veya katlardaki
halıların bıraktığı işaretler gibi, ince detaylar veriyordu.
atalhöyük’ten bir duvar resminde bir dizi kutunun üzerine geniş bir
benekli kumaş şekli görülüyor. Bir zamanlar burada bir leopar derisinin
betimlendiği düşünüldü ancak araştırmacılar, şu an bu benekli şekillerin
bir volkanik patlamayı gösterdiğine inanıyor. Günümüzde faal olmayan
bir volkan olan Hasan Dağı, Çatalhöyük’ün 128 kilometre kuzeydoğusunda
yer alıyor. Bu dağ, Çatalhöyük sakinlerinin değer verdiği volkanik bir
taş olan obsidyen bakımından zengin bir kaynaktı. 2013’te yanardağ
uzmanı Alex Schmitt Hasan Dağı’nın yaklaşık 9000 yıl önce patladığını
kanıtladı. Bu tarih duvar resminin çizildiği evin inşa edildiği tarih
ile çakışıyordu. Schmitt bu duvar resminin dünyanın en eski haritası
olarak düşünülebileceğine inanıyor. Çünkü bu resim, aşağıdaki kente
yukarıdan bir bakışı gösteriyor.
Sırt sırta yapılmış bu evlerde insanlar, çatıdaki açıklıklardan
evlerine giriyordu. Ana odaya geçmek için merdivenlerden tutunarak aşağı
iniyorlardı. Ocak ve fırın girişin altında yer alıyordu, aynı zamanda
duman için baca deliği olarak da hizmet ediyordu. Zemin, küller ve is
kekesi ile kararmıştı. Düzgün cilası ile oldukça değerli görülen
obsidyene bu odada şekil veriliyordu ve bu obsidyen aynalar da dahil
olmak üzere birçok nesnenin yapımında kullanılıyordu. Arkeologlar ayrıca
yenidoğan bebek ve küçük çocukların evin bu kısmına gömüldüğünü de
buldular.
Banklar veya platformlarla evin temiz kısmı kirli kısmından
ayrılıyordu. Yerler yangının sebep olduğu kararmalardan uzaktı. Öyle
görünüyor ki buralar da, daha sık bir şekilde sıvalanıyordu. Bu temiz
alanlara da gençler ve yetişkinler gömülüyordu. Alanda yapılan sonraki
kazılar sakinler arasında hijyenin önemine dair vurguyu ortaya çıkardı.
Çöpler yakılıyor, gömülüyor ve külle kaplanıyordu. Bu genel temiz olma
hali, neden adli testlerin bu popülasyonun dikkate değer ölçüde sağlıklı
olduğunu ortaya koymasını açıklayabilir.
Bu temiz yerlerdeki duvarlar ayrıca sanat için de bir odak
noktasıydı. Sanat çalışmaları genellikle kırmızı veya siyah boya
maddeleriyle yapılıyordu ve bunlarda geometrik motifler, insan elleri ve
vahşi hayvanlar öne çıkıyordu. Bu hayvanlarla olan ilişkiler yerel
inançların güçlü bir unsuru olmalı. Leoparlar, yaban domuzları ve
ayıların tamamı resmedilmişti. Bunlar arasında muhtemelen en önemli
olanı, boynuzu platformlara ve evin içindeki başka yerlere
yerleştirilmiş olan vahşi boğaydı. Genellikle erkek olan vahşi
hayvanların boynuzları bir ev inşa edildiğinde ya da terk edildiğinde
hediye olarak buraya bırakılıyordu. Araştırmacılar burada yaşayan
insanların doğaya karşı korkularının üstesinden gelmek için ya da onun
güçlü ruhuna yakın olabilmek için böyle yaptıklarını düşünüyor.
Ev ve uzak tarlalar
Çatalhöyük’e yerleşenler tahıl ve baklagil yetiştirdiler, koyun ve
keçi güttüler ve bizon, karaca, geyik, yaban domuzu ve kuş gibi vahşi
hayvanları avladılar. Yaşadıkları kırsal çevre önlerine elma, badem,
fıstık, balık ve su kuşu yumurtası gibi birçok yabani yiyecek sunuyordu.
Alçı ve çamur gibi yapı malzemeleri yerleşimin hemen yakınında hazır
bulunuyordu.
Arkeologlar evlerin tarım yapan kişilerin tarlalarına yakın
olmadığını bulduklarında şaşırdılar. Bu, binlerce insandan oluşan
tarımsal bir topluluk için beklenmedik bir durumdu. Hodder ve ekibine
göre, bunun olası bir açıklaması köydeki kil ve alçıya olan büyük talep
olabilir. Eğer insanlar tarım yaptıkları arazilere daha yakın
yaşasalardı, evlerini inşa etmeleri için gerekli kili elde etmek için
yolculuk yapmak zorunda kalacaklardı. Bunları taşımak için kullandıkları
hasır sepetler bölgenin genişlediği yerler boyunca büyük miktarlarda
şeyler taşımaya uygun değildi. Hasatlarını taşımak ve depolamak daha
kolaydı.
Çatalhöyük’teki kentliler uzak mesafede ticaretle uğraştıklarından,
yolculuk yapmak besbelli ki onlar için bir sorun değildi. Arkeologlar,
kökenleri Mezopotamya ve Levant’a uzanan hurma ağacı yapraklarından
yapılmış sepetler buldular. Kabuklar, onların Kızıl Deniz veya Akdeniz
yakınlarında yaşayan insanlarla ticaret yaptıklarını gösteriyor. Değerli
görülen obsidyen, 128 kilometre öteden, Hasan Dağı’ndan ya da Kapadokya
bölgesinin doğusunun uzak noktalarından geliyordu.
Çatalhöyük’te tarihleme yapabilecek hiçbir anıtsal yapı (tapınak,
büyük toplumsal yapılar ya da mezarlık gibi) bulunamadı. Arkeologlar bu
eksikliğin, toplumun dikkat çekecek şekilde eşitlikçi bir toplum
olduğunu öne sürdüğünü söylüyor. Daha çok mezarın bulunduğu ve daha
ayrıntılı bir mimariye sahip, kaideler üzerine oturtulmuş boğa
boynuzları veya diğer elementlerin göze çarptığı bazı binalar tespit
edildi ancak bu evlerde yaşayan insanlar ne yiyecek üretimini kontrol
ediyordu ne de mezarları diğerlerinden daha incelikli bir işçiliğe
sahipti. Bunların, topluluğu hayatta tutan tarihi ve kültürel hafızayı
korumaya hizmet ettikleri düşünülüyor. Hodder’ın ekibi bu yapıları
“tarih evleri” olarak adlandırmıştı.
Alanın en sonunda
neden terk edildiği hakkında da birçok esrarengiz şey var. Kanıtlar, kültürel
değişiklikler ya da iklim değişikliği sebebiyle toplumsal sistemin giderek
artan bir şekilde çözüldüğünü söylüyor. Sonraki dönemlerde arkeologlar,
toplumsal sınıf ayrımlarındaki farklılıklarda bir artış olduğunu tespit
ettiler. Evler artık ritüellerin ve sosyal ilişkilerin bir mekanı olmaktan
çıkıp üretim ve tüketim merkezleri haline gelmişti.
Çatalhöyük’teki yüzeysel alanın tamamının sadece %4’ü araştırıldı. Bu
da demek oluyor ki, Çatalhöyük’ün “kentsel” konutları hakkında
muhtemelen daha birçok soruyu ve cevabı elinde tutan binlerce kazılmamış
yapı bulunuyor.
Christina Bellmonthe. National Geographic. 26 Mart 2019.
Yorumlar
Yorum Gönder