Türkiye 68 yılda NATO'dan ne kazandı, ne kaybetti?

Türkiye 68 yılda NATO'dan ne kazandı, ne kaybetti?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, "Türkiye NATO'nun güçlü ve kıymetli üyesi olmaya devam edecektir" dese de, acaba bugün Türkiye gerçekten ‘güçlü ve kıymetli üye’ muamelesi görüyor mu? 68 yıllık üyelik Türkiye’ye ne getirdi, ülkeden ne götürdü? Gelecekte Türkiye’nin NATO’dan fayda sağlaması mümkün mü?
Türkiye’nin NATO’ya katılımın üzerinden 68 yıl geçti. Türkiye’nin üyeliği, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan Türkiye'nin Suriye’de yalnız bırakılmasına, Ankara’nın S-400 kararlılığından Doğu Akdeniz’de hedef olmasına kadar pek çok zorlu sınavdan geçti. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, "NATO'ya üyeliğinin yıl dönümünde, Türkiye'ye ittifaka olan değerli ve süregelen desteği için teşekkür ederim. Türkiye NATO'nun güçlü ve kıymetli üyesi olmaya devam edecektir" dese de, acaba bugün Türkiye gerçekten ‘güçlü ve kıymetli üye’ muamelesi görüyor mu? 68 yıllık üyelik Türkiye’ye ne getirdi, ülkeden ne götürdü? Gelecekte Türkiye’nin NATO’dan fayda sağlaması mümkün mü? Konuyu, Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Prof. Dr. Semih Koray ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Cahit Armağan Dilek değerlendirdi.

‘Türkiye, demokratik değerleri oturtmak ve ekonomik destek almak için Batı ittifakına katıldı’

NATO’nun yalnızca bir savunma ittifakı değil siyasi bir örgütlenme olduğunu söyleyen Dilek, Türkiye’nin pakta katıldığı dönemin şartlarının önemine işaret ediyor. Dilek “NATO, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan yenidünya düzeninin bir ürünü. Soğuk Savaş, dünyayı batı ve doğu olarak ikiye ayırmıştı. NATO, daha çok askeri yönüyle bilinse de, pakt aslında tam bir siyasi örgütlenmedir. Türkiye de NATO’ya üye olarak bu Batı ittifakına girdiğini beyan etmiş oldu. Günümüzde NATO 15 Temmuz darbe girişimi gibi girişimlere müdahil olduğu gibi iddialarla gündeme gelse de, bizim bu pakttan ne aldığımızı veya paktın bizden neler götürdüğünü tartışmamız için 1954’teki konjonktüre bakmamız lazım. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye, Sovyetler’den gelen toprak talebiyle karşı karşıya kalmıştı ve ülkenin ekonomik açıdan desteğe ihtiyacı vardı. Ülkenin demokratik sistemi oturmak için de dış desteğe ihtiyacı vardı. O yüzden kendisini Batı ittifakı içerisinde buldu. Ki bu üyeliği Avrupa kurumlarına üyelikler takip etti” diyor.

‘Türkiye, NATO’nun politikalarına uymak zorunda olan bir pozisyonda’

Dilek, sonraki süreçte NATO’nun kurucu üyelerinin kendi politikalarını pakta dayatması sebebiyle Türkiye’nin zaman zaman NATO’nun bazı kararlarına uymak zorunda kalan bir pozisyona sürüklendiğine işaret ediyor:

“Kıbrıs meselesi örneğinde olduğu gibi Türkiye’nin hem NATO üyeliğini hem de ABD ile ilişkilerini test eder nitelikte olaylar yaşandı. Türkiye’nin ihtiyacı olduğunda NATO’dan destek alamayacağını gösteren olaylardı bunlar. Ancak NATO sözleşmesinin maddelerine baktığımız zaman NATO üyelerinin de paktın hükümlerine uyumlu hareket ettiğini görüyoruz. Bugünlerde Türkiye’nin İdlib’e operasyon düzenlemesi halinde ülkeye destek sağlanıp sağlanmayacağı konuşuluyor. Oradaki ifadelere bakarsanız, NATO’nun Türkiye’nin operasyonunu çok da desteklemediğini görüyoruz. Ancak bütün bunlara rağmen, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapılanmasında da Batı ülkelerinden, ABD’den bir çok şey öğrendi. Bunu da yabana atmamak lazım.” 

‘Türkiye, NATO’nun cephe ülkesi ancak pakttan hak ettiği desteği alamıyor’ 

Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Türkiye’nin NATO’daki rolünün farklı bir boyut kazandığına işaret eden Dilek “Soğuk Savaş döneminde Türkiye, Sovyetler’in sıcak denize inmesini engelleyen bir pozisyondaydı. Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte NATO’nun kendisine yeni tehdit araçları bulmasıyla terörün ortaya çıktığını görüyoruz. Soğuk Savaş döneminde Almanya’nın pozisyonuna benzer bir merkez ülke rolü olan Türkiye’nin 1991 itibariyle de NATO’nun cephe ülkesi oldu. Ortadoğu’daki son gelişmeleri düşünürsek, Türkiye’nin NATO’daki cephe ülke pozisyonunun sürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak Türkiye, kararların siyasi olduğu NATO’dan  hak ettiği askeri desteği alamıyor” dedi.

‘Ülke, NATO’daki veto hakkını hiçbir zaman etkili olarak kullanmadı’

“Türkiye’nin kendi aleyhine olabilecek gelişmelerde, veto hakkını şimdiye dek iyi kullanması gerekirdi” diyen Dilek “Mesela 2015 yılında Suriyelilerin Avrupa’ya geçişinin engellemek için Ege Denizi’nde konuşlandırılan ve halen bizim karasularımızda izinsiz gezinen NATO deniz gücünün görevini sürdürmesini Türkiye, yıllardır veto etmiyor. Hâlbuki Suriye’den Avrupa’ya geçiş bir hayli azalmış durumda.  Bundan sonraki süreçte, üye ülkelerin veto hakkı yalnızca çok istisnai meselelerle sınırlı tutulabilir. Bu da Türkiye’nin hâlihazırda sahip olduğu ve çok da kullanmadığı veto hakkının elinden alınması anlamına gelir. Türkiye veto hakkını etkin bir şekilde kullanmalıydı” diye devam etti.

Türkiye, NATO’dan kopar mı? 

Peki, Türkiye, NATO’dan kopabilir mi? Bu soruyu “hayır” diye yanıtlayan Dilek’e göre “Türkiye’nin NATO’dan kopup Avrasya içerisinde var olması şu anda oldukça zor gözüküyor. Türkiye’nin hem ekonomik hem siyasi hem de askeri olarak Batı’ya entegrasyonu ve bağımlılığı düşünüldüğünde Türkiye’nin görünür gelecekte Batı’dan ayrılması söz konusu olmayacak. Ancak müttefiklikten ne anladığımızı gözden geçirmemiz lazım. Doğu Akdeniz’de yaşananlarda olduğu gibi NATO’nun değil, NATO üyesi olan belirli devletlerin kurduğu ikili, üçlü ittifaklar var. Bunun ayrımını iyi yapmak gerekir.”

‘Türkiye’ye yönelik bütün tehditlerin kaynağı Atlantik sistemi, kopuş kaçınılmaz'

Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Prof. Dr. Semih Koray’a göreyse, Türkiye’nin NATO’dan kopuşu kaçınılmaz. Prof. Dr. Koray “NATO’nun Türkiye açısından bir geleceği yok çünkü bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bütün tehditler, NATO, Atlantik kaynaklı tehditlerdir. Türkiye’nin güvenliği açısından bakıldığı takdirde devleti ele geçirmeye çalışan ve devletin her alanına sızan FETÖ de, PKK/PYD de Atlantik sisteminin aracıdır. Aslında DEAŞ ve benzeri terör örgütlerinin de kurgusunun ve yönlendirilmesinin NATO tarafından yapıldığı görülüyor. Ekonomi ve diğer alanlarda da Türkiye’ye karşı tehdidi NATO yani Atlantik sistemi oluşturuyor. Zaten NATO deyince biraz da ABD’yi anlamak lazım o bakımdan ABD ve NATO özdeş sayılabilir” ifadelerini kullandı.

‘Yıkım gücü haline gelmiş NATO’ya karşı yükselen bir Avrasya gücü var’

Türkiye’nin Avrasya’ya yakınlaşmasının nesnel zorunluluktan kaynaklandığına işaret eden Prof. Dr. Koray “NATO’dan uzaklaşma sürecinde iniş çıkışlar olsa da, sadece Türkiye açısından değil, dünya açısından da Atlantik sistemi bir tehdittir. Bu yüzden de kopuş kaçınılmazdır. 2000’li yıllara baktığımız zaman Atlantik sistemine hayatın her alanında alternatif oluşturan bir Asya, Avrasya çağının yükseldiğini görüyoruz. Bu iktisatta da, siyaset alanında da böyle. Atlantik gücü bir yıkım gücüne dönüşmüş durumda. Nereye bir müdahale varsa arkasından Atlantik çıkıyor ve NATO yapıcılığını da yitirmiş durumda. Neoliberal uluslararası düzeni, neoklasik, neoliberal iktisat düzenine karşı bir alternatif inşa ediliyor. Bu alternatif yükselen değerleri de beraberinde getiriyor. İnsanlığın geleceği açısından da iki sistem arasında bir çatışma söz konusu. NATO, sadece Türkiye açısından değil dünya açısından da insanlığın gelişmesine hiçbir katkı sunamayacak ve bu gelişimi engelleyecek bir sistem haline gelmiş durumda. NATO’nun bir geleceği kalmadı. Dünyada oluşmakta olan cephe de, bu yıkım gücünün dünyaya vereceği zararı en aza indirmek için çaba sarf ediyor” diye konuştu.

 

Yorumlar