SSCB'nin 1951 Tarihli Türkiye Raporu ''Türkiye Dış Politikada Bağımsızlığını Kaybetti''
Bağlantıyı al
Facebook
X
Pinterest
E-posta
Diğer Uygulamalar
Hazal Yalın
Marina Datsişina’nın Rusya ve Doğu Avrupa Tarih
Araştırmaları Dergisi’nde (Журнал российских и восточноевропейских
исторических исследований, № 3 (18), 2019) yayınlanmış olan “SSCB
Dışişleri Bakanlığı Belgelerinde 1950’lerin Başında Türk Amerikan
İlişkileri: ‘Türkiye’de Turancıların Faaliyetlerinde Amerikalıların
Menfaatleri Var’” başlıklı makalesine ekli, Sovyetler Birliği Ankara
Büyükelçiliği’nin 1952 başında merkeze gönderdiği yıllık siyasi
değerlendirmesinin üç bölümünün çevirisi
Rapor, Moskova’ya ulaştıktan sonra derhal “sekizler” denen ve Sovyet
Hükümeti’nin esas karar alıcıları durumunda bulunan şu kişilere, 3 Mart
1952 itibariyle dağıtıldı: Stalin, Molotov, Malenkov, Beriya, Mikoyan,
Kaganoviç, Bulganin, Hruşçov. Daha önce de yazdığım gibi, “Bunlardan
Hruşçov, Bulganin ve Malenkov, aynı yılın Ekim ayında yapılacak XIX.
Kongre’den sonra resmi olmasa bile üçlü bir organ olarak şekillendirilen
SBKP sekreterliğine atanacaklardı. Bu, Stalin sonrası kolektif bir
liderlik olarak görülüyordu.”[1]
Bu son derece uzun ve ayrıntılı rapor, yakın tarihle ilgilenenler açısından dikkat çekici olacaktır.
Ancak giriş mahiyetinde uzun sayılabilecek, bununla birlikte raporun
uzunluğu dikkate alındığında görece kısa birkaç açıklama yapmakta yarar
var.
Birincisi, raporun dolaysız konusu, Türkiye’ye ABD
ekonomik yardımı. Bu yardım iki amaç güdüyor. Öncelikle, Türkiye’nin bir
tarım ve hammadde ülkesi olarak kalmasını sağlamaya yönelik. “Montaj
sanayii” bu bağımlılığı korumak amacını güdüyor. Öte yandan (öncelikli
hedefle kopmaz bir hedef olarak) Türkiye’yi ABD’nin askeri bir köprübaşı
haline getirmeye de çalışıyor. Rapordaki ifadeyle: “Amerikan ‘yardımı’
ekonomik gelişmeye değil Türkiye’nin militarizasyonuna, askeri bir
köprübaşına ve Amerikan tekelleri için bir tarım ve hammadde kaynağı
haline gelmesine yönelik.” Ancak gerek raporda yazılanlardan, gerekse de
yazılmayan pek çok tarihi detaydan, Türkiye’nin yöneticilerinin her iki
açıdan da son derece iştahlı olduklarını biliyoruz. Raporda, Türkiye
ekonomisinin nasıl doğrudan doğruya Amerikan misyonunun idaresi altına
girdiğini de görüyoruz.
İkincisi, ilişkilerin siyasi veçhesi, bu iktisadi
boyutuyla birlikte ele alınıyor; bununla birlikte Kore Savaşı ve NATO’ya
doğal ki özel bir vurgu yapılıyor. Örneğin, Amerikan yardım misyonunun
Türkiye’deki mevcudunun 1951 sonlarına doğru 1.250 kişiyi bulduğunu ve
aştığını görüyoruz. Bu, ordunun bütünüyle reorganizasyonu anlamına
geliyor.
Üçüncüsü, gene bu kapsamda, geçtiğimiz günlerde
Medya Günlüğü’ndeki (yukarıda geçen) yazımda yayınladığım 1951 tarihli
Sovyet notasına da konu olan, kısa bir süre sonra Bağdat Paktı ve sonra
da CENTO’ya dönüşecek Ortadoğu Komutanlığı planları da genişçe ele
alınıyor. Böylece 1950’li yılların başında ABD ile Britanya arasında
(bugün çoğunlukla unutulmuş olan) Orta Doğu’da çıkar çatışmalarına dair
kimi değerli gözlemlerle karşılaşıyoruz: “Türkiye’nin Amerika ile
saldırgan bir blokta birleşmesi planları, Orta Doğu’da Britanya ve ABD
arasındaki çelişkilerin varlığıyla zora giriyordu.”
Dördüncüsü, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğiyle ilgili
olarak NATO üyeleri arasındaki tartışmalar da dikkat çekiyor. Bu durum
bize, savaş sonrası Avrupa’nın yeniden inşa sürecinin devam ediyor
olmasına rağmen Fransa’nın ve daha da ilginci Britanya’nın, ABD
politikalarına henüz tamamen angaje olmadıklarını gösteriyor.
Dolayısıyla Orta Doğu Komutanlığı (daha sonra Bağdat Paktı ve CENTO),
ABD ve diğerleri arasında bir uzlaşma arayışı olarak da beliriyor.
Beşincisi, açıkça görüyoruz ki, Sovyet
büyükelçiliği, bizde 1960’lardan sonra uzun bir süre baskın hale gelecek
olan popüler sol tarih yazımının tersine, Türkiye’nin sömürgeleşmesi
sürecini hiç de sadece DP’ye bağlamıyor. Elçilik istatistikleri bize,
bunun hiç değilse iktisadi veçhesini 1947’den, yani CHP yönetiminden
başlattıklarını açıkça gösteriyor.
Altıncısı, CHP’nin, çok büyük ölçüde kendi eseri
olan dış siyasetin yürütülmesinde DP hükümetine açık ve koşulsuz destek
verdiğini de görüyoruz. CHP, temel tehditler olarak irtica ve komünizmi
gördüğünü ifade ediyor; oysa “komünizme karşı din” siyasetini de CHP’nin
1947 kurultayına dayandırmak mümkün. Dolayısıyla sadece DP’nin değil en
azından 1930’ların sonlarından itibaren CHP’nin de bütün dokusunu
antikomünizm tayin ediyor ve bu amaçla her şey mubah sayılıyor.
Yedincisi, kimi ayrıntılar var ki, oldukça dikkat
çekici. Henüz ittifak siyasetleri netleşmediği halde Suriye ve Sovyet
elçilikleri arasındaki ilişki, böyle. Keza Avusturya ve Finlandiya
elçiliklerinin Sovyet elçiliğiyle ilişkisi de dikkat çekici. (Her ikisi
de daha sonraki ve hatta bugünkü görece bağımsız tutumlarını bu yıllara
borçludurlar.)
Sekizincisi, rapor bize, daha sonraki yıllarda (ve
bugün de) sıkça karşılaşacağımız acayip bir durumu hatırlatıyor:
Türkiye’nin yöneticileri sadece kapıları açmakla kalmayıp adeta ülkenin
bütün ön cephesini yıkarak emperyalizmi ülkeye soktukları halde, incir
çekirdeğini doldurmayacak kimi küçük ayrıntılar üzerinde tabiri caizse
kıyameti kopartıyor. Rapor, buna örnek olarak, Marshall Planı’na göre
alınan traktörlerin dağıtımıyla ilgili Amerikan “tavsiyelerini”
dinlemeyerek ilgili anlaşmanın hükümet tarafından feshedilmesini
gösteriyor.
Dokuzuncusu, rapor, Türkiye sol kamuoyunda aksi
yöndeki genel kanaate rağmen benim ısrarla üzerinde durduğum Boğazlarda
üs ve Ermenistan ve Gürcistan’ın toprak talebinden de söz ederek,
bunların Türkiye ile ilişkilerin bozulmasında etkili olduğunu hiç
değilse ima ediyor.
Onuncusu, Türkiye’de turancı hareketin gerçek doğası
üzerine ayrıntılı gözlemler sunuyor. Aslında son derece etraflı
incelenmesi gereken bu faaliyetin üzerinde burada durmayacağım. Ancak
turancı faaliyetin daha 1940’ların başında Alman Reich altınlarıyla
örgütlendiğinden beri Sovyetler Birliği tarafından çok temel bir tehdit
olarak algılanmış olduğuna dikkat çekmek gerekir. Kimi kaynaklara göre,
Ahıska ve Kırım Türklerinin tehcirinde bu tehdit algısı temel bir rol
oynamıştır. Bu tehdit algısının afaki olduğunu söylemek de mümkün
değildir. Turancı faaliyet, Sovyetler Birliği’ne karşı casusluk
faaliyetiyle iç içe geçmiştir. (Örneğin 1955’te ikisi Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı 4 kişi, Türkiye’ye casusluk iddiasıyla yakalanıp
gözaltına alındılar ve daha sonra kurşuna dizildiler. İtiraflara ve
iddianameye göre grubun geçmişi 1948’e dayanıyordu.) Sovyet
Büyükelçiliği’nin raporu, gayet mantıklı olarak, Türkiye’deki turancı
faaliyetin yükselişi ile batı angajmanının sonucu antikomünist isterinin
tırmanışı arasındaki ilişkiyi de gözler önüne seriyor. Bu kapsamda,
yeminli antikomünist (aynı zamanda iç savaş yıllarında Sovyet iktidarına
karşı da savaşmış olan) Zeki Velidi Togan’ın “Sovyet-Türkiye
ilişkilerinde uzman statüsüyle daimi çalışması için ABD’ye gönderildiği”
ve keza ABD’nin, kordiplomatikte adı geçmeyen Canninghan adlı birini
Türkiye’nin turancılarıyla ilişki kurmak ve pekiştirmek için Ankara’ya
gönderdiği iddiaları, son derece dikkat çekicidir.
Özetle, rapor bize, son derece ayrıntılı bir siyasi ve sosyal
panorama çiziyor. Bu, şaşırtıcı; zira Türkiye’nin ne kadar yakından
takip edildiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu yanıyla sadece Sovyetler
Birliği’nin gelişmelere bakışını gösteren bir belge değil, aynı zamanda
Türkiye’nin gidişatına dair de iktisadi ve siyasi analiz. Bu dönemde
burjuva muhalefetinde Amerikan işbirlikçiliğine dair tereddütler
olduğunu da görüyoruz; ancak bunlar son derece cılız ve etkisiz. TKP
ise, en azından 1951 tevkifatına kadar, mesela Kore’de muharip
askerlerin Konya’daki ailelerine yaygın bir şekilde “Barış Yolu” dergisi
göndermek gibi, bütünüyle etkisiz sayılamayacak bir propaganda
faaliyeti yürütüyor.
Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi Lavrışçev’in imzasını
taşıyan bu raporun Türkiye’nin yakın tarihi açısından önemli ve son
derece dikkate değer olduğunu düşünüyorum.
Hazal Yalın.
SSCB’nin Türkiye’deki Elçiliğinin 1951 Raporundan
…
III. Kısım
Paragraf 1. Türkiye-ABD ilişkileri
Türkiye-ABD ilişkilerinin 1951 yılı boyunca gelişimi, Türkiye’nin
Amerika Birleşik Devletleri’ne siyasi ve iktisadi hayatın bütün
alanlarında bağımlılığını daha da güçlendirme yolunda devam etti.
Amerikan ekonomik “yardımı” Türkiye’yi tali bir tarım ve hammadde
kaynağı ve Amerikan tekelleri için de mamul madde pazarı haline
getiriyor. Bilhassa Amerikan eksper ve uzmanlarının Türkiye Hükümeti’ne
sundukları önerileri, Amerikan yardımında bu türden bir yönelimin
varlığına kanıttır.
Bilindiği gibi, 1950 yazında Türkiye’yi Uluslararası İmar ve Kalkınma
Bankası’nın liderliğini Barker’in yaptığı özel bir misyonu ziyaret
etti; misyonun önüne Türkiye ekonomisini inceleme ve Türkiye Hükümeti’ne
iktisat siyasetinin istikametine dair tavsiyelerde bulunma görevi
konulmuştu. 1951 Mayıs ayında Türkiye Hükümeti’ne misyon tarafından
sunulan tavsiyelerde, öncelikle, tarımsal üretimin gelişmesi üzerinde
durulması öneriliyordu; zira, Amerikalı eksperlerin görüşüne göre
“Türkiye gibi bir ülkede sınai gelişme tarımsal üretimin büyük
ölçeklerde gelişmesine ve son tahlilde zirai gelirlerin artışına
dayanmak zorundadır.” Sanayie gelince, Türkiye Hükümeti’ne sunulan bu
tavsiyelerde, en büyük önemin madenciliğe (kömür, krom, bakır) ve keza
zirai üretimin işlenmesi ve inşaat malzemeleri üretimi ile ilgili sanayi
dallarının gelişmesine verilmesi öneriliyordu.
Uluslararası Banka’nın misyonunun raporunda, doğrudan doğruya,
Türkiye Hükümeti’nin ağır sanayii, büyük maden işleme sanayii ve büyük
kimya sanayiini geliştirmesine gerek olmadığına işaret ediliyordu.
Dolayısıyla, Amerikalı “uzmanların” önerileri Türkiye’yi milli
sanayii zayıflatma, ülkeyi ABD’nin tali bir tarım ve hammadde kaynağı
haline getirme yoluna itiyordu.
Türkiye’ye Amerikan ekonomik “yardımı”, bilindiği gibi, doğrudan ve
dolaylı “yardımlar” şeklinde, keza adına teknik “yardım” denilen şekilde
sağlanıyor.
Türk basınında farklı zamanlarda çıkmış olan muhtelif haberler ve
keza kimi resmi belgelerdeki veriler ve Türk devlet adamlarının
beyanatları değerlendirildiğinde, Türkiye’ye Amerikan ekonomik
“yardımı”, 1 Aralık 1951 tarihi itibariyle şu tutarlardadır:
Doğrudan “yardım”. Milyon dolar
Dolaylı “yardım”. Milyon dolar
Toplam
1948—1949
49,0
—
49,0
1949—1950
58,5
71,5
130,0
1950-1951
45,0
25,5
70,0
1951-1952 (5 ay)
2,0
22,0
24,0
Toplam
154,5
118,5
273,0
Teknik “yardım” 2,5 — 2,5
Avrupa Ödemeler Birliği’ndeki kota — 30,0 30,0
Toplam 157,0 148,5 305,5
(“Vatan”, 1 Ocak 1952)
Yukarıda belirtilen Amerikan “yardım” tutarlarının niteliğine göre
(karşılıksız “yardım” veya hibe, kredi veya şartlı “yardım) dağılımı da
aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:
Amerikan mali yılı
Hibe
Kredi
Şartlı yardım
1948—1949
1,2
38,0
9,8
1949—1950
87,5
35,0
7,5
1950—1951
45,5
25,0
1951—1952
24,0
—
Toplam
157,7
98,0
17,3
Teknik “yardım” 1,5 1,0 —
Avrupa Ödemeler Birliği’ndeki kota — 30,0 —
Toplam 159,2 129,0 17,3
(Rakamlar, Bülent Büktaş’ın 1 Ocak 1952’de “Vatan”da yayınlanan makalesinden alınmıştır.)
Amerikan “yardımının” boyutunu ve niteliğini gösteren aynı veriler,
Bayar tarafından Meclis’in 9. bileşiminin ikinci oturumunun açılışındaki
konuşmasında yer aldı; keza Dışişleri Bakanı Köprülü’nün 19 Aralık
1951’de Meclis konuşmasında da tekrarlandı. Köprülü, 1951 takvim yılı
boyunca Türkiye’nin 72,5 milyon dolan ekonomik ve 240,0 milyon dolar
askeri “yardım” aldığını da söyledi.
Bilindiği gibi Amerikan Hükümeti, Marshall Planı çalışmalarının
süresinin geçmesi nedeniyle, Amerikan “yardım” mekanizmasının yapısını
değiştirmişti. Amerikan “yardımı” daha önce üç kanaldan yapılıyordu:
Marshall Planı’na göre ekonomik “yardım”, Truman Doktrini’ne göre askeri
“yardım” ve ABD’nin “az gelişmiş ülkelere yardım programı”nın dördüncü
maddesine uygun bir “yardım”. Ancak Amerikan “yardımı” artık, ABD’ye
bağımlı ülkelerde askeri hazırlıkların hızlandırılması hedefiyle yakın
zamanlarda kurulan “Karşılıklı Güvenlik Teşkilatı” tarafından
planlanacak ve gerçekleştirilecek.
1951—1952’de Türkiye’ye Amerikan “yardımının” boyutu henüz nihai olarak tespit edilmedi.[2]
Köprülü, 19 Aralık’ta Meclis’te öngörülen “yardımın” büyüklüğüyle
ilgili kimi veriler sundu. Türkiye’ye Amerikan askeri ve ekonomik
“yardımının” son iki Amerikan mali yılında şöyle olacağını bildirdi:
Türkiye’ye krediler de Marshall Planı’na ek olarak sağlanıyor.
Haziran ayında Türkiye basınında Amerikalıların Türkiye için ekonomik
“yardım” programından başka Türkiye’nin teknik okul ve üniversitelerinde
“bilimsel deneyler” yürütülmesi için de 2 milyon dolar ayırmaya
niyetleri olduğu haberleri çıktı. 1951 Ekim ayında Türkiye Hükümeti ile,
Amerikan Hükümeti adına hareket eden İthalat-İhracat Bankası arasında
Türkiye’ye Amerikan teknik gereçleri alması için 36 milyon dolar kredi
sağlanması yönünde mutabakata varıldı. Bu kredinin 1956—1983 arasında
geri ödenmesi gerekiyor. Mutabakat, 7 Aralık’ta onaylandı.
1951 yılı boyunca Marshall Planı’na göre “yardım” bedel fonlarından
Türkiye’ye 384.169.000 TL ayrıldı (açıldı). Bu tutar şu şekilde
bölünüyordu:
Milyon TL
İşlenmiş toprak alanının genişletilmesi, tarımla uğraşanların eğitilmesi, tohum ve damızlık stoklarının genişletilmesi için
60,64
Yakıt ve enerji üretiminin genişletilmesine yönelik projelerin gerçekleştirilmesi için
30,50
Bulgaristan’dan gelenlerin iskânına yardım için
30,0
Etibank’ın ihtiyaçları için
25,0
Tarım alanındaki harcamalar için
24,3
Özel sanayiin genişletilmesi ve yeniden imarı için
12,0
Tarımla uğraşanlara borç olarak
8,0
Hastane ve doğumevlerinin inşası ve teçhizi için
7,3
Şehirlerin elektriklendirilmesi ve su ihtiyaçlarının karşılanması için
5,9
Askeri program gereği kimi malzemelerin üretiminin sağlanması için
5,5
Özel girişimciler tarafından yeraltı sularının incelenmesine ön ayak olmak için
5,0
İstanbul’da Amerikan şirketi Hilton tarafından yürütülen otel inşaatının finansmanı için
4,5
Türkiye Hükümeti tarafından davet edilen Amerikalı uzmanların ihtiyaçları için
1,0
Zirai sayımın sonuçlarının istatistik idaresine
1,0
Türkiye’nin askeri potansiyelinin büyütülmesi için
163,529
Toplam
384,169
Marshall Planı’na göre Türkiye’ye dolaylı yardım, Avrupa Ödemeler
Birliği çerçevesinde yapılıyordu. Bu “dolaylı yardımın” kullanımını
önceden tespit edilmiş ölçeklerde bile sadece Türkiye Hükümeti’nin
takdirine göre yapılamıyor, Türkiye Hükümeti ile Türkiye’deki Amerikan
ekonomik misyonu arasındaki özel mutabakatlarla düzenleniyor.
Avrupa Ödemeler Birliği’nin faaliyetlerine dair, “İstanbul”
gazetesinin 13, 14 ve 15 Eylül 1951 tarihli nüshalarında yayınlanan
rapordaki verilere göre, Türkiye, Avrupa Ödemeler Birliği’nin
faaliyetlerine başladığı andan itibaren başlangıç kredi bakiyesi olarak
(borç şeklinde) 25 milyon dolar aldı. Türkiye’ye bundan başka bir kota
da ayrıldı; bu kota sınırları içinde ödemeler dengesindeki açık ya da
fazla, Avrupa Ödemeler Birliği çerçevesinde kredi veya bedeli ödenmiş
altın şeklinde tevdi edilerek düzenleniyor. Türkiye’nin kotası 50 milyon
dolar karşılığı bir hesap birimine eşit ve Avrupa Ödemeler Birliği’nin
bütün katılımcı ülkelerinin kota toplamlarının yüzde 1,3’ünü teşkil
ediyor.
31 Mayıs 1951’de yarı resmi hükümet gazetesi “Zafer”de, Türkiye’deki
Marshall Planı misyonunun Amerikalı başı Russell Dorr’un, yukarıda
anılan 25 milyon dolarlık kredinin harcama programının Türkiye Hükümeti
tarafından hazırlandığı ve Türkiye’deki Amerikan “yardım” misyonu
tarafından da kabul edildiğine dair bir beyanatı yayınlandı. Bu kredi,
Avrupa Ödemeler Birliği aracılığıyla, daha önce Marshall Planı
çerçevesinde tespit edilmiş “yardım” şeklinde temin edilmişti. R.
Dorr’un dediğine göre, söz konusu kredinin şu şekilde harcanması
öngörülüyor:
Dolar cinsinden
Etibank
16.905.000
Devlet Deniz Yolları İdaresi
4.560.000
Sümerbank
1.680.000
Devlet Demir Yolları İdaresi
1.360.000
Tekel İdaresi
495.000
Toplam
25.000.000
Türkiye Hükümeti, Türkiye’ye ayrılan 50 milyon dolar karşılığı
kotayı, ancak ve ancak, Türkiye’nin Avrupa Ödemeler Birliği’ndeki genel
hesap dengesi pasif olduğu takdirde kullanabilir. Ama bu takdirde bile
kredi kotasının kullanılması bir dizi şarta bağlıdır: iki yıllığına
temin edilen 50 milyon dolarlık toplam, her biri 10 milyon dolarlık beş
eşit parçaya bölünür.[4]
İlk 10 milyon doların harcanması, ön şartsız olarak Türkiye Hükümeti’ne
bırakılıyor. İkinci 10 milyon doların harcanması için Avrupa Ödemeler
Birliği Teşkilatı’na bu tutarın yüzde 20’si kadar (yani 2 milyon
dolarlık) altın yatırmak gerekli; üçüncü 10 milyon doların harcanması
için yüzde 40’ı kadar (yani 4 milyon dolarlık) altın yatırmak şart;
dördüncü ve beşinci 10 milyon dolarların harcanması için de sırasıyla
yüzde 60 (6 milyon dolarlık) ve yüzde 80’i (8 milyon dolarlık) kadar
altın yatırmak şart koşuluyor. Eğer Türkiye, 50 milyon doların tamamını
1952 sonuna kadar kullanmak isterse, bütün tutarın yüzde 40’ı kadar
altın yatırmak zorunda tutuluyor (yani 20 milyon dolar). Bununla
birlikte, basındaki haberlere bakılırsa, Türkiye, Avrupa Ödemeler
Birliği üyesi diğer ülkelere 5.250.000 dolar tutarında kredi temin etmek
de zorunda. Bu suretle, Türkiye’nin Avrupa Ödemeler Birliği’nin mali
faaliyetlerine katılması, şu sayılarla nitelenebilir:
Başlangıç kredi bakiyesi
25 milyon dolar
Türkiye’nin Avrupa Ödemeler Birliği’ndeki kotası
50 milyon dolar
Toplam
75 milyon dolar
Türkiye tarafından diğer ülkelere açılan krediler
5,25 milyon dolar
Türkiye tarafından alınan kredilerin net tutarı
69,75 milyon dolar
Avrupa Ödemeler Birliği’nin faaliyet dönemi boyunca Türkiye’nin
ödemeler dengesi negatiftir. Türkiye’nin ödemeler dengesi açığı 1951
Nisan ayında 24,0 milyon dolar olmuş, Mayıs ayında 22,4 milyon dolara
düşmüş, ancak Haziran ayında 40,9 milyon dolara yükselmiştir ki, Türkiye
bunun 12,7 milyon dolarını altın olarak ödemiştir.
Amerikalılar, Türkiye ekonomisi üzerinde kontrol kurmak için 1951’de
“teknik yardımı” geniş bir şekilde kullanmışlardır. Bu “yardımın” hacmi
son zamanlarda belirgin şekilde büyümüştür. Türkiye’deki sayısız
Amerikalı eksper, uzman ve danışmanın “hizmetleri” son derece geniş bir
yelpazeye yayılmaktadır; bunların faaliyetleri günümüzde Türkiye
ekonomisinin bütün sektörlerini kapsamıştır ve “iktisadi işbirliği”
misyonu tarafından yönlendirilmektedir. Bu danışmanların ve uzmanların
görüşleri esas itibariyle nihai kararları teşkil etmektedir ki bunları
değiştirmek Türkiyeli yetkililerin veya muhtelif tesislerin
yöneticilerinin gücünün ötesindedir.
1949 yazından beri yaklaşık yetmiş Amerikalı eksper, daimi çalışma
için Türkiye’ye geldiler. 1951 Ocak ayında Türkiye basınında, Türkiye’ye
28 Türkiyeli [Amerikalı olacak, yanlış yazılmış — H.Y.] uzman daha
gönderilmesi kararıyla ilgili haberler çıktı. 1951 Ekim ayı sonunda
gazeteler, “teknik yardım” programı kapsamında Türkiye’ye tarım, sanayi
ve genel iktisadi meselelerle ilgili 75 Amerikalı uzman geldiğini
bildirdiler. Keza, bu uzmanlardan başka Türkiye’de Ulaştırma
Bakanlığı’nda Amerikan karayolları grubundan 40 uzman, Sağlık
Bakanlığı’nda sözüm ona sıtmayla mücadele meseleleriyle uğraşan Doktor
Kratz’ın grubu vardır; Zonguldak’ta da burada bir dizi “teknik
sorunlarla” ilgilenen Wedir grubu çalışıyor. Genel iktisadi meselelerle
ilgili uzmanlar arasında, 1951 güzünde Türkiye’ye, işgücü kullanımı
meselelerinde bir uzman geldi; bunun görevleri arasında, Türkiye
gazetelerinin yazdığına göre, işsizliğin önlenmesi için planlar
hazırlamak da bulunuyor. Bu tür uzmanların giderleri, Amerikan “yardım”
kaynaklarından karşılanıyor.
Türkiye’ye “teknik yardım” programı çerçevesinde ekonominin farklı
dallarındaki meselelerle ilgili danışmanlık için gönderilen uzmanlardan
başka Türkler, Amerikan ekonomik “yardım” misyonu aracılığıyla muhtelif
özel firmalardan uzmanları da geçici çalışma için davet ediyorlar. Bu
kategorideki uzmanların giderleri ise Türkiye’nin devlet bütçesi
üzerinden karşılanıyor.
Türkiye’den de çok muhtelif uzmanlıklardan Türkiyeli uzmanlar staj
için ABD’ye gönderiliyorlar. 1949 yazından 195 Temmuz ayına kadar 140
Türkiyeli uzman ABD’ye gitti. 1951’de bunlar arasında, Karayolları Genel
Müdürlüğü’nden 24 mühendis, Sümerbank’tan 14 uzman, baraj ve
hidroelektrik santrali inşaatı alanından 5 uzman, tarım alanından 62
uzman, makine mühendisliği ve keza köprü inşaatı alanından staj için 30
mühendis, Maliye Bakanlığı’ndan 22 çalışan (bunların 6’sı özel olarak
Amerikalıların vergi ödenmesinden kaçınılmasıyla mücadele yöntemlerini
inceleyecekler) bulunmaktadır. 52 Türkiyeli uzman da staj süresini
doldurup Türkiye’ye dönmüşlerdir.
“Teknik yardımın” muhtelif biçimlerinden günümüze kadar sadece devlet
kuruluşları ve işletmeleri yararlandılar. Türkiye basını birçok defa,
“teknik yardımın” özel girişimlere de yayılması arzusu meselesini
gündeme getirmiştir. “Teknik yardımın” özel girişimciliğe de yayılması
yolunda ilk adım olarak, Amerikan ekonomik yardım misyonu tarafından
özel bir büronun kurulmasını saymak gerekmektedir; bunun işlevleri
arasına Türkiye ile ABD arasında teknik bilgi, lisans ve patent
değişiminin örgütlenmesi de girmektedir. 1951’de kurulan bu büro,
faaliyetlerini özel girişimlere de yaymaktadır.
1951 yılında Türkiye’yi teftiş amacıyla bir dizi Amerikalı yetkili de
ziyaret etti … Amerikan Ulaştırma Dairesi Müdür Yardımcısı Hilt
(görevi, Türkiye’de yol inşaatlarını teftiş etmekti) … iki Amerikalı
Kongre üyesi, Martin ve Hell … ayrıca “Türkiye’ye verilen Amerikan
yardımıyla ilgili incelemelerde bulunacak” 10 Amerikalı Kongre üyesi
daha … Türkiye’ye verilen Eximbank kredilerinin nasıl kullanıldığını
incelemek için Amerikan Eximbank temsilcisi Sherwood ile iki Kongre
üyesi, Foogatt ve Barret … Türkiye’ye “teknik yardım” programı
düzenlemek üzere BM Teknik Yardım İdaresi özel temsilcisi Milton Wein …
Çok sayıda Amerikalı eksper ve uzmanın ve keza Amerikan resmi
kuruluşlarının temsilcilerinin her türden teftiş amaçlı ziyaretinin,
Türkiye ekonomisi üzerinde Amerikan kontrolünü güçlendirmeyi hedeflediği
son derece açıktır.
1951’de de Türkiye’ye, Amerikan “yardım” fonları hesabından daha
önceden sipariş edilmiş malzemeler gelmeye devam etti. Marshall Planı
ile tahsis edilmiş bulunan traktörler ve tarım araçları da gönderilmeye
başlanıyor … traktörler, 200 hektardan daha çok işlenecek toprağa sahip
işletmecilere veya işletmeci birliklerine kredi olarak teslim
edilebilir.
Bundan başka, Amerikalılar 1951 başında, tarımsal envanterin takım
olarak satışına dair de bir düzenleme getirdiler … (örneğin traktör,
biçerdöver ya da pulluk, mibzer, traktör kasası şeklinde). … Bu tür bir
tahsisat yöntemiyle, orta çiftçiler dahi [bu tarım araçlarını — H.Y.]
temin edemez.
1951’de karayolları için daha önce sipariş edilen araç ve gereçlerin,
yolcu ve yük vagonlarının, otomobillerin, tekne ve liman gereçlerinin
gönderilmesine de başlandı. Basında çıkan haberlere göre 1951 yılında
Konya’da inşasına başlanan en kombinesi ve Çamaltı ile Yavşan’da tuz
tesisleri için makine gereçleri ulaştı. … Çatalağzı-İstanbul elektrik
hattı inşası için de Amerikan “yardım” hesabından toplam 6 milyon 820
bin dolarlık malzeme alınacak.[5] …
Marshall Planı’na göre krediler kural olarak Türkiye hükümetine
verildi. Ancak son zamanlarda özel girişimcilere verilen kredilerde
artış görüldü. …
Yukarıda anılan Uluslararası Banka (Barker misyonu) eksperlerinin
raporunda, Amerikalılar, “devletin özel girişimcilerle
karşılaştırıldığında devlet girişimlerine öncelik vermekten vazgeçmesi,”
“hükümetin ekonomik faaliyetin sınırlandırılması niyetini, kimi ünlü
devlet işletmelerinin özel girişimciliğe devredilmesi yoluyla
göstermesi” “tavsiye” olunuyor,[6]
bilhassa madencilik alanında özel girişimciliğin genişletilmesinde
ısrar ediliyor, böylelikle Amerikan tekellerinin Türkiye’nin stratejik
hammadde kaynaklarını (krom, bakır, manganez, petrol) ele geçirmesinin
kolaylaştırılması hedefleniyor.
Özel girişimcilerin finansmanı için doğrudan “yardım” fonundan 3,5
milyon dolar ayrılmış (1950—1951 mali yılında bundan 2.333.000 dolar
[kullanılmış]). Şu ana kadar bu kaynaklardan kullanılan miktarlar:
“Ulugay kim yaevi” [???] kimya işletmecilerine
387 bin dolar
İstanbul Çimento Fabrikaları’na
61 bin dolar
Hilton Oteli inşasına
210 bin dolar
(“Yeni İstanbul”, 07.01.1952)
1950 yılında nakit eşdeğer fonundan ayrılan 42.484.000 liraya ek
olarak 1951’de Marshall Planı “yardımı” nakit eşdeğer fonundan özel
girişimcilere 17 milyon lira kredi açıldı; bunlar:
Özel sınai işletmelerin genişletilmesine ve modernizasyonuna
12 milyon lira
Yeraltı sularının incelenmesi ve sulama çalışmalarının yürütülmesine
5 milyon lira
11 Ağustos’ta, Türkiye’deki Amerikan çevrelerine yakınlığıyla bilinen
“Vatan” gazetesinde Amerikan ekonomik misyonu ile Türkiye hükümeti
arasında “özel teşebbüs fonu” kurulmasına dair bir mutabakat imzalandığı
haberi yer aldı; bunun için Marshall Planı gereğince 54,5 milyon lira
ayrılacak ve bu tutar da … Türkiye Sınai Kalkınma Bankası aracılığıyla
dağıtılacak.
Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi köleleştirme planlarını
gerçekleştirmek için … Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’nı da
kullanıyor. … Uluslararası Banka, 1950’de Türkiye’ye toplam tutarı 25,4
milyon dolar olan bir dizi kredi sundu (liman inşaatları için 12,5
milyon dolar; silo inşaatları için 3,9 milyon dolar; Sanayi Bankası’na 9
milyon dolar). … 1952 başında Türkiye’yi, Uluslararası Banka’nın müdür
yardımcılarından Iliff … Uluslararası Banka’nın Türkiye ile kredi
mutabakatlarının uygulanmasını kontrol etmek amacıyla ziyaret etti. …
Iliff, 1951 mahsulünün iyi olması neticesi Türkiye’de buğday bolluğu
bulunduğunu, ama bu bolluğu ihraç etmekte güçlükler yaşadığını, Türkiye
Hükümeti’nin Uluslararası Banka’ya durumun incelenmesi için özel bir
misyon göndermesi yönünde başvuruda bulunduğunu, keza yeni bir uzun
vadeli kredi sunulması için de başvuruda bulunduğunu açıkladı.
Bu banka, Türkiye’nin militarizasyonuna yönelik Amerikan siyasetinin
bir aracı olarak rol oynuyor … liman inşaat ve tadilatlarının Türkiye
topraklarında akeri üsler kurulması planı içinde gerçekleştirildiği,
tahıl ambarları ve silo inşaatının da askeri erzak zinciri kurulması
imkânını sağlamasının amaçlandığı son derece açık. Uluslararası Banka
tarafından kredilendirilen Türkiye Sanayi Bankası, Amerikalıların
Türkiye ekonomisine sermaye yatırımı için başlıca şart saydıkları özel
sermaye faaliyetinin teşvik edilmesi ve genişletilmesi hedefini önüne
koyuyor. … Türkiye Meclisi 1 Ağustos 1951’de hükümetin teklifiyle
yabancı sermayenin teşviki hakkında özel bir kanunu kabul etti. …
Yabancı sermayeye, kârın (faiz ve kâr payı) ve hatta ana sermayenin
yurtdışına transferine dair geniş muafiyetler tanınıyor. Bu kanunla
yabancı sermaye ve yabancı girişimcilere yerli sermayeyle eşit haklar ve
ayrıcalıklar sunuluyor.
Amerikan özel sermayesinin Türkiye ekonomisine yatırımları henüz çok
büyük değil. Amerikan özel şirketlerinin faaliyetleri bugüne kadar esas
itibariyle Türkiye Hükümeti’nden ve hükümet kuruluşlarından teknik
projelerin[7]
uygulanmasına, araç ve tesislerin temin ve montajına dair siparişlerle
ve keza inşaat işlerinin yürütülmesine yönelik sözleşmelerle sınırlıydı.
…
Amerikan sermayesinin az çok önemli yatırımlarıyla ilgili az sayıdaki
birkaç örnek şunlardır: … General Electric, Türk sermayesiyle ortak
olarak İstanbul’da Haziran 1951’de faaliyete başlayan bir ampul
fabrikası kurdu ve işletiyor; … Hilton şirketi İstanbul’da değeri 13,5
milyon lirayı bulan büyük bir otel inşaatına devam ediyor … bir diğer
Amerikan şirketi (şirketin adı verilmemiş) tungsten cevheri çıkartan bir
Türk şirketiyle maden cevheri çıkarmak üzere mutabakat imzaladı.
“Zafer” gazetesi 1952 başında, üç Amerikan şirketinin Türkiye’de
“muhtelif malzemeler” üretme izni aldığını, keza “yararlı mineraller ve
yeni su kaynakları araştırma çalışmaları yürüttüğünü” bildirdi.
… Türkiye 1951 boyunca marşalize edilmiş ülkelerin Amerikan
firmalarından tıbbi ilaç, kimyevi madde, elektrik ve radyo gereçleri
üretimiyle ilgili girişimlerin inşası konusunda bir dizi teklif aldı. …
Türkiye basınında, günümüzdeki uluslararası durumda Türkiye’nin
Sovyetler Birliği ile komşuluğunun Amerikan özel şirketlerinin Türkiye
ekonomisine sermaye yatırmaya büyük ilgi göstermemesinin nedenlerinden
biri olduğuna işaret ediliyordu.
Amerikalılar Türkiye ekonomisinin genel kontrolünü devamlı Ankara’da
bulunan “iktisadi işbirliği misyonu” üzerinden sağlıyorlar. … “Misyon”un
personel sayısı … 1951 yılında önemli ölçüde arttı. … “Zafer” gazetesi
1951 Mayıs ayında Türkiye’ye 500 Amerikalı uzmanın gelmesinin
öngörüldüğünü yazdı.
… Amerikan “yardımı” ekonomik gelişmeye değil Türkiye’nin
militarizasyonuna, askeri bir köprübaşına ve Amerikan tekelleri için bir
tarım ve hammadde kaynağı haline gelmesine yönelik. …
“Yardımın” başından 1951 Temmuz ayına kadar Türkiye’ye ayrılan paydan
kaynakların yüzde 19,35’i tarıma, yüzde 10,7’si demiryolları ve
karayolları inşaatına, yüzde 27,1’i Etibank’ın yararlı minerallerin
(krom, bakın, antimon, demir, kömür) işlenmesiyle uğraşan girişim ve
tesislerine gidiyor.[8]
İmalat sanayiinin payına Amerikan “ekonomik yardım” kaynaklarından
sadece yüzde 5,3’ü düşüyor (Türkiye Hükümeti’nin memorandumundaki
verilere göre). … Türkiye gazetelerinin haberlerine göre ABD’nin krom
cevheri ihtiyacının ¼’ünü Türkiye’den gelen krom cevheri karşılıyor.
Amerikalılar, ABD’ye taşınacak Türk bakırının miktarını da 100 bin tona
çıkarmaya niyetliler.
Türkiye’de stratejik hammadde üretiminin genişlemesi meselesi, …
1951 Şubat ayında ABD Dışişleri Bakanı eski yardımcısı MacGee ile
Türkiye Dışişleri Bakanı Köprülü arasında bir tartışma konusu oldu. …
MacGee Türklere, ABD’de, batı bloku ülkelerinin askeri sanayiinin,
öncelikle de bizatihi ABD’nin askeri sanayiinin işlemesi için zaruri
stratejik hammadde ikmali oluşturmayı teklif etti, buna karşılık da
ABD’nin Marshall Planı “yardımı” çerçevesinde, kaynakları stratejik
hammadde (krom, manganez, bakır) üretiminin artırılmasında kullanılacak
bir “küçük fon” kurmayı vaat etti.
Amerikalılar Türkiye’de petrol aramasına da özel bir ilgi
gösteriyorlar. Amerikan “ekonomik yardımı” kaynaklarından bu arama
faaliyetleri için jeolojik araştırma enstitüsüne 590.000 dolar ayrıldı.
1952 Ocak ayında “Ankara” gazetesinin haberinden anlaşıldığına göre,
Amerikalılar yakın zamanda Türkiye’ye petrol aramaları için yeni bir
parti daha uzman göndermek niyetindeler.
Yol inşaatlarına da … büyük tutarlar ayrıldı: toplam 19,751 milyon
dolardan 1951 Şubat ayına kadar 15,760 milyon doları kullanıldı. İnşa
edilen ve edilmekte olan yollar esasen askeri-stratejik önem taşıyorlar.
… ABD’nin “ekonomik yardımı” … sözüm ona “sivil” havaalanlarının
inşası için kullanılıyor. … 19 Ağustos tarihli “Zafer” gazetesinin
haberine göre Yeşilköy Havaalanı’nın inşaatının 1952’de, Trabzon
havaalanının da 1953 sonuna kadar bitmesi gerekiyor. 1952 başına doğru
Adana havaalanında pist çalışmaları da bitti.
Elçilik daha önce, Amerikan ekonomik “yardım” kaynaklarıyla
Gölcük’teki askeri deniz üssünün tadilattan geçirildiğini bildirmişti.
“Vatan” gazetesi … 1951 Aralık ayında İskenderiye limanının, savaş
halinde batı blokunun donanmaları tarafından kullanılabilecek büyük bir
askeri deniz üssüne çevrilmesinin planlandığını bildirmişti.
Amerikalıların sözüm ona ekonomik “yardımı” bu suretle son tahlilde
Türkiye’nin askeri potansiyelini artırmaya ve Türkiye’yi bir askeri
köprübaşına çevirmeye yöneliktir. …
Türkiye’ye Amerikan askeri “yardımı” 12 Temmuz 1947’de imzalanan
yardım mutabakatı esasına göre sağlanıyor. Truman’ın 1951 Haziran ayında
Kongre’de yaptığı açıklamaya göre Türkiye, bu mutabakatın yürürlükte
kaldığı süre boyunca toplam 500 milyon dolarlık silah ve askeri malzeme
aldı.[9]
… Türkiye’ye Amerikan askeri “yardımının” boyutu şu rakamlarla ifade edilebilir:[10]
Dönem
Ayrılan miktar, dolar
Not
1947—1948 Amerikan mali yılı
100.000.000
Basındaki haberlere dayanarak
1948—1949 Amerikan mali yılı
75.000.000
Aynı şekilde
1949—1950 Amerikan mali yılı
75.000.000
Aynı şekilde
1950-1951 Amerikan mali yılı
150.000.000
Köprülü’nün 19.12.1951’de Meclis’te yaptığı konuşmaya göre
1951—1952
240.000.000
Aynı yerde
Amerikan ve Türkiyeli yetkililer tarafından askeri “yardım” diye
adlandırılan bu rakamlarda devamlı gözlemlenen farklılık, belli ki, bir
açıdan, Amerikalıların Türkiye’ye ayrılan tutarları, Türklerin ise
ülkeye giren askeri malzemelerin miktarını değerlendirilmesiyle; diğer
bir açıdan ise Türklerde ve hatta Amerikalılarda bile sağlanan silah ve
askeri malzemelerin kesin değerine yönelik ortak bir yaklaşım
olmamasıyla açıklanabilir.
Amerikan “yardımının” örgütlenmesinde 1 Ocak 1952’den başlayan
değişikliğin sonucu olarak bundan böyle Amerikalılar tarafından ayrılan
bütün tutarlar Amerikan “yardımını” alan ülkelerde askeri amaçlarla açık
bir şekilde kullanılacak.
Daha Amerikan “yardım” sisteminin reorganizasyonundan önce,
Amerikalılar, 1951’de, bilindiği gibi ekonomik “yardım” çerçevesinde
kurulan bedel fonlarından Türkiye’nin doğrudan askeri hazırlıkları
amacıyla önemli bir tutar ayırdılar. 1951 yılı boyunca, Amerikalılar
tarafından dondurulan 384.169.000 liradan 5.500 bin lira “askeri
programla ilişkili kimi malzemelerin üretiminin sağlanması” için,
163.529 bin lira da “Türkiye’nin askeri potansiyelinin artırılması” ve
Türk ordusunun silahlandırma programının tamamlanması içindi. Bu son
tutarın şu şekilde harcanması öngörülüyordu:
1. Ordunun mevcudunun artırılması.
2. Askeri teknik personelin hazırlanması ve eğitimi.
3. Piyade silahlarının, cephanelerin ve diğer askeri malzemelerin üretiminin genişletilmesi.
4. Havaalanları, askeri üs ve tahkimat sistemlerinin inşası.
5. Askeri malzemeler satın alınması ve temin edilmesi.
… 1951 boyunca da askeri “yardım” hesabından Türk ordusu ve donanması
için malzeme ve silah teminine devam edildi. … Geçen yıl Amerikan
silahları tedarikinin temposu belirgin şekilde düştü; bu, Amerikan silah
ve askeri malzemelerin fiyatlarındaki artışla, keza Türk ordusunun
Amerikan teknolojisine alışmaktaki yavaşlıkla açıklanabilir. … Bunu,
Türkiye’deki Amerikan askeri misyonunun başı General Arnold da itiraf
etmek zorunda kaldı; basın mensuplarına açıklamasında, Türk ordusu için
temel görevin tedarikin artırılması değil, aldıkları silahlara alışmak
olduğunu söyledi. … (“Ulus”, 17 Aralık 1951.)
Bugüne kadar Türkiye’ye gönderilen Amerikan silahları, esas
itibariyle hava kuvvetlerinin eski usul ve düşük kalitede silahlı
olduğunu gösteriyor. … Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı General
Egeli, arkasından da THK komutanı General Göksenin, 1951 yılında,
Amerikalılardan yeni tip silahlar ve bilhassa da çağdaş uçaklar temin
etmek için ABD’yi ziyaret ettiler. Şu ana kadar Türk Hava Kuvvetleri’ne
sadece “Shooting Star” tipi iki eğitim jeti verildi.
Amerikalıların Türkiye topraklarında öncelikle jet uçakları için
havaalanları ve üsler kurmak hedefi güttüğünü … kabul etmek gerek.
… “Ulus” gazetesi 12 Aralık’ta, DP parlamento grubunun bir oturumu
konusunda, Türkiye’nin Kore’deki birliklerinden birinin eski komutanı
olan milletvekili Poyrazoğlu’nun sözlerini haberleştirdi. Poyrazoğlu,
Türkiye’nin askeri teçhizatının iyi durumda olmadığını ve Türk ordusunun
Kore’deki birliğinde meydana gelen büyük kayıpların da Türk
askerlerinin Kore’de bilmedikleri silahları kullanmak zorunda kalmasıyla
açıklanabileceğini söylemişti. Dolayısıyla, Türkiye’de ordunun
eğitiminin başka ve modası geçmiş silahlarla yapıldığı ortaya çıkıyor.
Aynı Poyrazoğlu, yarı resmi “Zafer” gazetesinin 9 Aralık tarihli
sayısında Amerikalılara son derece açık biçimde seslenerek şöyle
yazıyordu: “Dostlarımız, elimizdeki eski piyade silahlarını ve uçakları
değiştirmeliler, üstelik de bunu derhal yapmalılar.”
Amerikalılar, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerindeki kontrollerini sözüm
ona Türkiye’ye askeri yardım misyonu üzerinden gerçekleştiriyorlar; bu
grup bünyesinde piyade, deniz ve hava grupları bulunuyor. 1951 ortası
itibariyle misyonda 900 civarında kişi vardı; bunlar, bütün kıtalardaki
küçük ve orta subaylara verilen sayısız kursun başındaki subay, askeri
danışman ve eğitmenlerdi. Misyonun mevcudu yıl sonuna doğru … Amerikan
dergisi “Time”ın yazdığına göre 1.250 asker ve sivil kişiyi bulmuştu;
son dönemde bu gruba jet uçakları için pist inşasına yönelik askeri
danışman ve mühendis grupları da katıldı.
Türk ordusunun ve Türkiye’nin askeri bir köprübaşına çevrilmesinin
hazırlıklarını teftiş için Amerikan askeri delegasyonları da geliyorlar.
.. başlarında Albay Williamson’un bulunduğu, Türk ordusunun yeniden
eğitimi meseleleriyle ilgilenen 11 kişilik [bir delegasyon] … başlarında
Tuğamiral Hay H. Goodwing’in bulunduğu, Türkiye’nin askeri nakliye
hizmetlerinin durumuyla ilgilenen 12 kişilik [bir delegasyon]. …
başlarında Korgeneral Pick’in bulunduğu, … havaalanları inşaatlarını
teftiş eden 8 kişilik [bir delegasyon].
Amerikan askeri misyonu, Türk ordusuna silah temini ve yeniden
eğitiminden başka, askeri önem taşıyan yol, havaalanı, liman ve diğer
tesislerin inşaat ve tadilatını da yürütüyor.
Amerikalılar 1951’de Türk askeri sanayiinin reorganizasyonuna
giriştiler. … Amerikalılar, Türkiye’nin askeri fabrikalarının tadilatı
ve genişletilmesi işine, planlanmış askeri ve ekonomik “yardımdan” başka
7-10 milyon dolar daha vereceklerini vaat ettiler. Türk sanayiinin
önüne, bazı Amerikan silah ve cephane türlerinin üretimine geçme, askeri
üretim envanterini genişletme, askeri sınai çıktılarını belirgin ölçüde
artırma görevi konuldu.
1951 yılında … Amerikan askeri gemilerinin Türkiye limanlarını
ziyaretleri devam etti. Yıl boyunca İstanbul’u üç büyük filo ile
muhtelif askeri gemiler ziyaret ettiler; bunlar toplamda 37 Amerikan
askeri gemisiydi. İzmir limanına toplam 26 gemiden oluşan üç filo girdi.
… her konuk filonun bünyesinde büyük bir uçakgemisi ile birkaç da ağır
kruvazör bulunuyordu. … Çok sayıda askeri geminin Türk karasularını
ziyareti, öncelikle, Ege ve Marmara denizlerinin ve bilhassa da Boğazlar
bölgesinin seyrüsefer şartlarını tanımak amacını güdüyor.
Amerikalılar, ülkenin iç hayatına etkide bulunmak amacıyla sadece
açık ve gizli “tavsiyelere” değil propagandaya da başvuruyorlar. …
Amerikalılar, Türkiye ile ABD arasındaki bir dizi anlaşmayla (27 Aralık
1949 tarihli ekonomik yardım mutabakatı ve kültürel mutabakat[11])
sağladıkları geniş haklara dayanarak Türkiye Bakanlar Kurulu’na bağlı
Basın, Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nü fiilen Amerikan propagandasına
hizmet eden bir organa çevirdiler. Türkiye’nin gazete ve dergilerinin
sayfaları, Amerikan basınının propagandasının yinelendiği makale ve
haberlerin yayını için açılıyor. Basında ve radyoda ABD’nin saldırgan
siyasetinin geniş bir şekilde propagandası yapılıyor, kötü şöhretli
Amerikan hayat tarzı göklere çıkartılıyor, Türkiye’ye Amerikan ekonomik
ve askeri “yardımı” reklam ediliyor. Amerikalılar, kimi Türk gazete ve
muhtelif dergilerini doğrudan satın alma yoluna da gidiyorlar. Gazeteci
çevrelerinde, İstanbul’da yayınlanan “Vatan” gazetesinin Amerikalılar
tarafından sübvanse edildiği ileri sürülüyor.
… ABD ve Türkiye arasında öğrenci ve öğretim görevlisi değiş tokuşu
da sürüyor. Muhtelif uzmanlıklarda Amerikalı profesörler ve
“araştırmacılar” Türkiye’ye gönderiliyor. ABD, Türkiye’deki kitap
pazarını kelimenin tam anlamıyla Amerikan “edebiyatıyla”, sinemaları da
ikinci sınıf Hollywood yapımlarıyla dolduruyor.
Amerikan büyükelçisinin genel yönetimi altında propaganda
faaliyetleriyle bu ülkede kurulan bir dizi özel Amerikan örgütü
ilgileniyor. … United States Information Service’i, 1951 Haziran ayında
kurulan ve önüne … İngilizce kursları verilmesi, muhtelif tartışma,
konferans ve münazaraların yapılması, konserler ve sergiler örgütlenmesi
hedeflerini koyan “Ankara Türk-Amerikan Derneği”ni … anmak gerek.
… Amerikan propagandası, Sovyetler Birliği’ne karşı açıkça ifade
edilen düşmanca bir nitelik taşıyor. Sayıları son zamanlarda artan
milliyetçi ve turancı örgütlerin faaliyetleriyle sıkı bir şekilde
ilişkili. …
Türkiye’nin, ABD’nin saldırgan planlarına katılımı, ülkede
rahatsızlığa yol açıyor. Ancak sert polis terörü şartlarında bu
rahatsızlık yetkililer tarafından bastırılıyor. “Vatan” gazetesinin
haberine göre 1951 Temmuz ayında Konya’da, Kore’de savaşan askerlerin
ailelerine kimliği bilinmeyen kişiler tarafından “Barış Yolu” broşürleri
gönderildi; broşürlerde, “Türkiye’nin iflasın eşiğinde olduğu”
söyleniyordu ve “Amerikan köleliğinden kurtulmak” çağrısı yapılıyordu.
Basında, artık yerleşen, bütçe açığının Amerikan “yardımlarıyla”
kapatılması uygulaması da eleştiriliyor. Örneğin “Ulus” gazetesi 20
Şubat 1951’de, hükümetin, bütçenin üçte birini yabancı bir devletin
lütfuna bağlamak istediği, bunun da söz konusu devlet ne kadar dost olsa
da ülkeyi tehlikeye soktuğunu” yazıyordu. … Türkiye gazeteleri …
Amerikan “yardımının” Türklerin umduğu sonuçları vermediğini birçok defa
itiraf ettiler. … “Hürriyet” gazetesinde muhtelif zamanlarda, Amerikan
ekonomik “yardımının” ülkenin yeniden tesisine katkıda bulunmadığının,
bu yardımın “ne kadar önemsiz olsa da Türkiye’yi sadece Sam Amca’nın
kölesi durumuna soktuğunun” doğrudan doğruya söylendiği makaleler
yayınlandı. (Hürriyet, 24 Nisan.) Benzer görüşleri 16 Ocak 1952’de
Meclis’te milletvekili Salahattin Adil de dile getirdi ve “Marshall
Planı’na göre sunulan ekonomik yardımın ne yazık ki olması gereken
şekilde olmadığını” beyan etti. (“Zafer”, 17 Ocak 1952.)
… 6 Nisan’da “Hürriyet” gazetesi, “Amerikalı dostlarımı, babalarının
mülkü gibi hareket ediyor ve Anadolu’da aceleyle havaalanları inşa
ediyorlar,” diye yazıyordu. Aynı gazete, “Türkiye’nin … Avrupa’yı
titretirken şimdi bir takım yabancı siyasetçilerin himayesi altına
sığınmaktan hoşnut olduğundan” yakınıyordu. (“Hürriyet”, 22 Nisan.) Bu
bağlamda 6 Ocak 1952’de “Ankara” gazetesinde yayınlanan ve ABD’nin
Türkiye’ye yeni atanan elçisi MacGee’ye Türkiye ile ilişkilerine dair
“dostça öğütler” verildiği makale de dikkat çekicidir. … Makalede
MacGee’ye, çağdaş Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu olmadığı, Türk
halkına vakur bir halk olarak yaklaşılması gerektiği, Türkiye’de yabancı
paranın hükümet değişikliklerinde güya rol oynamayacağı hatırlatılıyor.
… Bayar, Meclis’te 1 Kasım 1951’deki konuşmasında Amerikan askeri
“yardımının” artırılmasının zaruri olduğunu söyledi. Başbakan Menderes
de Amerikan halkına bayram mesajında aynı şeyi belirtti.
… Türkiye’nin yöneticileri, Amerikalıların Türkiye’nin iç işlerine teklifsiz karışmalarından her zaman hoşnut değiller.
Bu türden rahatsızlığın kendine has bir örneği, bu yılın başında
Türkiye Hükümeti ile Marshall Planı yönetimi arasında kimi bakanların
kabineden uzaklaştırılmasına yönelik çıkan çelişkidir. Bilindiği gibi
Türkiye Hükümeti, Marshall Planına göre alınan traktörlerin dağıtımıyla
ilgili Amerikan “tavsiyelerini” kabul etmedi ve bu amaçla birinci
Menderes kabinesinin devlet bakanı ve Tarım Bakanı tarafından imzalanan
anlaşmayı feshetti. Bu sırada Türkiye gazeteleri, “iki ülke arasındaki
ilişkileri gölgelemek istemeyen Amerikan Hükümeti’nin büyük bir
ihtimalle Russell Dorr’u geri çağıracağını” yazdılar. (“Ulus”, 29 Mart
1951.)
Türkiye Hükümeti dış siyasetinde ABD Dışişleri’nin talimatlarını yerine getirmeye devam ediyor. …
Türkiye, Kore’deki Amerikan saldırganlığına katılmaya devam ediyor.
BM’deki Türkiye temsilcileri Amerikan-Britanya bloğunun diğer
ülkelerinin temsilcileriyle birlikte, Çin Halk Cumhuriyeti’ni
“saldırganlıkla” suçlayan Amerikan tasarısına oy verdiler; BM’deki
Türkiye temsilcisi Selim Sarper de demokratik Çin’e karşı yaptırım
komisyonunun başkanı oldu. …
O sırada ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı olan MacGee ile Amerikan
havacılık bakanı Finletter, Şubat ayı ortasında Türkiye’ye geldiler.
Büyükelçiliğimizdeki istihbarata göre (Suriye ve Avusturya elçileriyle
gazeteci Psalti’nin ifadeleri), Ankara görüşmeleri esnasında Türkiye
topraklarında askeri üsler kurulması meselesine temas edildi.
Gene Şubat ayında yapılan, Yakın ve Orta Doğu ülkelerindeki Amerikan
askeri ataşelerinin Ankara Konferansı’nda, bu bölgede Amerikan askeri
üsleri meselesi incelendi.
14—21 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da MacGee’nin başkanlığı
altında Yakın ve Orta Doğu ülkelerindeki Amerikan diplomatik
temsilcileri konferansı yapıldı. Konferans çalışmalarına Amerikan
havacılık bakanı Finletter de ile Doğu Atlantik ve Akdeniz’deki Amerikan
donanma komutanı Amiral Carny de katıldılar. Amerikan elçiliği,
konferansın temel hedefinin, Yakın ve Orta Doğu ülkelerini (öncelikle de
Türkiye’yi) saldırgan bir bloğa çekmeye ve bu ülkelerde Amerikan askeri
üsleri kurmaya yönelik önlemler üzerinde çalışılması olduğunu açıkladı.
Bunların ışığında, Amiral Carny (Ocak—Şubat 1951) ile Koramiral
Boon’un ziyaretlerini incelemek gerekiyor. Elçilikteki istihbarata göre,
Finletter, Canry ve daha sonra da Boon, Ankara’da, Türkiye
topraklarındaki askeri üslerin kullanılması üzerine görüşmeler
yürüttüler. Elçilikte (Sovyet elçisinin İsrail elçisiyle görüşmesinden)
Türkiye Hükümeti’nin Türkiye topraklarındaki üsleri Amerika’dan
“güvenlik” garantisi almak için kullandığı istihbaratı alındı.
ABD’den Türkiye için resmi, üzerinde anlaşılmış “güvenlik”
garantileri almak meselesi, geçen Türk diplomasisinin başlıca göreviydi.
Türkiye Hükümeti, Türkiye’yi her halükârda, ABD’nin de bulunduğu
saldırgan herhangi bir bloğa, veya Atlantik Paktı’na, veya planları
hazırlanan Akdeniz Paktı’na, veya Orta Doğu’da herhangi bir bloğa
katmayı hedefliyordu.
Türkiye Hükümeti, ABD’nin 1939 tarihli Britanya-Fransa-Türkiye
anlaşmasına katılmasını da Amerikan “garantileri” alma yollarından biri
sayıyordu. ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı MacDermott’un beyanatından
anlaşıldığı gibi, Türkiye’nin ABD’deki Büyükelçisi 23 Ocak 1951’de ABD
Dışişleri Bakanlığı’nın önüne, Amerika’nın 1939 tarihli
Britanya-Fransa-Türkiye anlaşmasına katılması meselesini resmi olarak
koydu. Ancak Amerikalılar, Türkiye’yi bir bölgesel saldırgan askeri blok
içinde kendi saldırgan planlarını gerçekleştirmeye katmak hedefiyle,
Türklerin bu teklifini esasen geri çevirdiler; bu blok, Amerikan
diplomasisinin iddiaları hilafına, BM Şartı ile çelişiyor.
Yukarıda anılan, Türkiye’nin Amerika ile saldırgan bir blokta
birleşmesi planları, Orta Doğu’da Britanya ve ABD arasındaki
çelişkilerin varlığıyla zora giriyordu.
Bu takdirde Türklerin 1939 tarihli Britanya-Türkiye mutabakatına önem
vermeyi bırakacağından endişe eden Britanya, Türkiye’ye Amerikan
garantileri verilmesiyle pek ilgili değil. Bilindiği gibi, Atlantik
Paktı’nın sınırlarını Türkiye ve Yunanistan’ı da katarak genişletme
çabası, Atlantik Paktı’nın paktla üstlendikleri yükümlülükleri Orta ve
Yakın Doğu’ya kadar genişletmek istemeyen küçük üye devletlerinde karşı
çıkışlar doğuruyordu.
1951 Nisan sonu ve Mayıs başında Türkiye Hükümeti, bazı diplomatik
temsilcileriyle (Londra, Paris, Roma, Washington, Kahire büyükelçileri)
Ankara’da bir toplantı düzenledi. Toplantıda Türkiye’nin Atlantik
Bloğu’na girmesi meselesi tartışıldı. Basında yer alan haberlere göre
toplantıda, Türkiye’nin kendisine Atlantik Bloğu çerçevesinde “güvenlik”
garantileri sunulmasına dair ricasına ABD’nin “olumlu tavrını” ve
Britanya ile Fransa’nın olumsuz tavrı vurgulandı ve Paris ve Londra
hükümetleri nezdinde bu meseledeki tutumlarının değiştirilmesini
sağlamak hedefiyle yeni girişimlerde bulunulması kararı alındı. Daha
sonra da bu girişimlerde bulunuldu.
Amerika Birleşik Devletleri de … 1951 Mayıs ayı ortasında Britanya ve
Fransa hükümetleri nezdinde girişimlerde bulundu ve onlara Türkiye’nin
Atlantik Paktı’na katılması meselesiyle ilgili tutumlarını gözden
geçirmelerini önerdi.
… Britanya … esas itibariyle Türkiye’nin Atlantik Paktı’na siyasi
olarak katılması, ancak askeri olarak Britanya’nın Orta Doğu’daki
“savunma” sistemine girmesi ve silahlı kuvvetlerini Britanyalı komutan
General Robertson’un emrine sunması şeklindeki kendi planını öne sürdü.
Türkiye’nin Atlantik Paktı’na kabulü meselesi, Pakt’ın üye
ülkelerinin temsilcileri tarafından 1951 Eylül ayındaki Ottowa
Toplantısı’nda da tartışıldı. Atlantik Paktı Konseyi, ABD’nin baskısı
altında, Atlantik Paktı’nda bulunan ülkelerin hükümetlerine, Türkiye ve
Yunanistan’ın kabulünü onaylamalarını tavsiye eden bir karar aldı. …
Ottowa Toplantısı’nın üzerinden çok geçmeden Amerikalılar ve
Britanyalılar, Türklere, Türkiye’nin Atlantik Paktı nezdinde ve Orta
Doğu’da Türkiye’nin katılımıyla kurulması planlanan (“Orta Doğu
Komutanlığı” denilen) askeri blok nezdindeki yükümlülüklerini tespit
etmek amacıyla askeri görüşmeler başlatmalarını önerdiler. 12 Ekim’de bu
görüşmeleri yürütmek için Ankara’ya, Amerikan ordusu kurmay heyetleri
birleşik grup başkanı General Bradley’nin başında olduğu bir ABD,
Britanya ve Fransa heyeti geldi. Heyet bünyesinde Britanya ordusu
Genelkurmay Başkanı Feldmareşal Slim ile Fransız ordusu Genelkurmay
Başkanı General Lecher de bulunuyordu.
13 ve 14 Ekim’de, ABD, Britanya ve Fransa’dan yukarıda anılan askeri
heyetin, keza bu ülkelerin Ankara’daki büyükelçilerinin ve Türkiye’deki
Amerikan askeri misyon şefinin, Türkiye tarafından ise başbakanın,
dışişleri bakanının, savunma bakanının, genelkurmay başkanının, kara,
hava ve deniz kuvvetleri komutanlarının, Genelkurmay Harekât Daire
başkanının ve dışişleri bakanlığı, savunma bakanlığı ve Genelkurmay’dan
bir dizi personelin katıldığı görüşmeler yapıldı.
Türkiye Hükümeti tarafından yayınlanan resmi açıklamada …
görüşmelerde “Türkiye’nin muhtelif hak ve yükümlülüklerle Atlantik
Paktı’na resmi olarak kabul edilmesinden sonra bunun pratikte hayata
geçirilmesine dair tartışma konusu olan muhtelif meselelerin gözden
geçirilmesi, keza bu meselelerle ilişkili olan Orta Doğu’nun güvenliği
meselesinin gözden geçirilmesi” hedefi güdüldüğüne işaret ediliyordu.
Ankara görüşmelerinde Türkler, Ankara’daki diplomatik çevrelerde bu
hususta ortaya çıkan görüşe göre, Türkiye’nin Atlantik Paktı’na “eşit
şartlarda” ve ek bir yükümlülük getirmeksizin kabul edilmesini,
Türkiye’nin Eisenhower komutanlığı bölgesine dahil edilmesini, planları
yapılan Orta Doğu grubunun General Eisenhower’in komutanlığına
bağlanmasını ve bu grupta kara kuvvetleri komutanlığı görevinin de bir
Türk generaline verilmesini talep ettiler. Türkler, Türkiye’nin Atlantik
Paktı’na katılımından doğan yeni yükümlülüklere gönderme yaparak
Amerikan askeri ve ekonomik “yardımında” önemli bir artış da
hedeflediler. Atlantik Bloğu’nun örgütleyicileri ise Türkiye
topraklarının Sovyetler Birliği’ne karşı saldırgan amaçlarla
kullanılmasını, keza Türkiye’nin Yakın ve Orta Doğu’da emperyalist
devletlerin jandarması olarak kullanılmasını istiyorlardı.
… 5 Aralık tarihli Türkiye gazetelerinin bildirdiğine göre, Türkiye
Hükümeti Yunanistan Hükümeti ile birlikte, Türkiye’nin Atlantik Paktı’na
kabulünün onaylanmasını hızlandırmak için Atlantik Bloğu üyeleri
nezdinde bu meseleye yönelik girişimde bulundular. Türkiye Dışişleri
Bakanı Köprülü, Kasım ayında Paris’e yaptığı ziyareti bu amaçla
kullanmaya çalıştı; bu ziyaret sırasında ABD, Britanya ve Fransa
bakanlarıyla, keza Pakt üyesi diğer ülkelerin bakanlarıyla görüştü.
Bu raporun yazılmasına doğru Ottowa kararı … Norveç, Danimarka,
Kanada, Fransa, Hollanda, Lüksemburg tarafından onaylandı; ABD Kongresi
Senato Komisyonu ile İtalyan parlamentosunun ilgili komisyonu da kararı
onayladılar. Britanya Hükümeti de parlamentoya sunmadan onay verdi.
Türkiye’nin saldırgan bloklar sistemi içindeki yeri meselesi daha
karmaşıktır. Bu mesele, ne Ankara toplantısında, ne de Atlantik Paktı
Konseyi’nin Kasım ayında Roma’daki oturumunda çözüldü.
Türkiye Hükümeti, Kasım ayı ortasında, Atlantik Paktı nezdinde daimi
askeri grupta Türkiye’nin temsilcisi olarak Amiral Ulusan’ı gönderdi. Bu
grup, Türkiye ve Yunanistan temsilcilerinin katılımıyla, Kasım sonunda
Türkiye’nin Atlantik Paktı içindeki yeri meselesini gözden geçirdi. Adı
geçen Türkiye gazetelerindeki haberlere göre Britanyalılar bu defa da
Türkiye ve Yunanistan’ın Eisenhower komutanlığına dolaysız katılımına
itiraz ettiler. Daimi gruptaki Amerikalılar ise Türkiye ve Yunanistan
için Eisenhower komutanlığının altında ayrı bir komutanlık tesis
edilmesinden yana görüş belirttiler. Belli ki Türkiye’nin kendi komuta
bölgesine dahil edilmesinin zaten epeyce karmaşık olan Atlantik Bloğu
ordusu kurma meselesini güçleştireceğinden endişe eden Eisenhower,
Britanyalıların görüş açısına yatkındı.
Ne var ki, Churchill’in Truman’la 1952 Ocak ayında görüşmesinden
sonra Türkiye basınında, Britanya’nın, Türkiye’nin Eisenhower
komutanlığına katılmasına itirazlarından vazgeçtiği haberleri yer aldı. …
Bu meselenin, Atlantik Bloğu’nun Şubat ayındaki Lizbon oturumunda
çözüleceği, Türkiye Hükümeti’nin bu toplantıda Atlantik Bloğu’na eşit
haklı bir üye olarak katılmayı umut ettiği haberleri yer aldı. …
12 Aralık’ta Türkiye gazetelerinde çıkan, bir Ankara ajansı kaynaklı,
Köprülü’nün DP’nin parlamento grubundaki konuşması haberi, muhalefet
basınında sert eleştiriye neden oldu. Habere göre Köprülü burada,
Türkiye’nin Atlantik Paktı’na katılımıyla ilgili bir soruya cevap
vermeyi reddetmiş, “böyle bir sırrı gizli tutmak gerektiğini”
söylemişti. …
Türkiye’nin Atlantik Paktı’na girmesi, Orta Doğu Komutanlığının
kuruluşuna katılması ve bu durumlar yüzünden Türkiye’nin komşu
devletlerle ilişkilerinin kötüleşmesi, keza Türkiye’nin Kore halkına
karşı Amerikan saldırganlığına katılması, ciddi bir endişe doğuruyor. …
Başbakan Menderes’in ve Dışişleri Bakanı Köprülü’nün Meclis’te sık sık
ve konuşma süresini aşarak, hükümetin dış siyasetinin “haklılık ve
akılcılığını” kanıtlamaya çalıştıkları beyanatlar vermeleri şaşırtıcı
değildir.
… Suriye elçisi, 26 Ocak’ta Sovyet büyükelçisi ile görüşmesinde, …
planlarına göre Amerikalılara Türkiye’de havaalanları inşa etme hakkı
tanındığını, bunun için gerekli inşaat malzeme ve araç gereçlerinin
ABD’den getirileceğini, bu havaalanlarının barış zamanlarında Türkler,
savaş halinde ise Amerikalılar tarafından kullanılmasının düşünüldüğünü
kesin bir şekilde öğrendiğini bildirdi.
4 Ocak 1952’de Türkiye’deki Amerikan elçiliği görevine eski Dışişleri
Bakanlığı Müsteşarı MacGee geldi. … Türkiye gazeteleri, Ankara’nın,
Yakın ve Ortadoğu ülkeleri hususundaki siyasetin belirleneceği batı
devletlerin faaliyet merkezi haline gelmekte olduğunu” yazıyorlardı.
MacGee’nin atanmasının Türkiye’ye elçi olarak atanmasının Amerikalıların
Yakın ve Ortadoğu ülkelerine onları da saldırgan bloklara çekme hedefi
güden niyetleriyle ve dahası, Türkiye’yi yerkürenin bu bölgesinde
Amerikan siyasetinin sürdürülmesi için silah olarak kullanma
niyetleriyle ilişkili olduğunu ileri sürmek gerekmektedir. …
IV. Kısım
Türkiye ve SSCB İlişkilerinin İncelenmesi ve Analizi
… Türkiye’nin yöneticileri, Sovyetler birliği ile ilişkilerin
iyileştirilmesine dair hiçbir işaret ortaya koymadıkları gibi, tersine,
pratik eylemleriyle, ülkemize karşı açıktan düşmanca bir siyaset
izlediklerini gösterdiler. Bu siyaset, Türkiye’nin Atlantik Bloğu’na
bağlanmasında, onun Orta Doğu Komutanlığı planlarına katılımında ortaya
çıktı. Türkiye Cumhurbaşkanı Bayar, Meclis’in 1 Kasım’daki açılış
konuşmasında, benzer vesilelerle yapılan daha önceki cumhurbaşkanı
konuşmalarından farklı olarak, Türkiye-Sovyet ilişkilerinden hiç söz
etmedi. … “İstanbul” gazetesi yorumunda, Bayar’ın Türkiye-Sovyet
ilişkileri konusundaki suskunluğunun gerçekte “SSCB ile ilişkilerin
neredeyse hiç mevcut olmadığının altını çizdiğine” dikkat çekti.
… Türkiye’nin yöneticileri, sözüm ona Sovyetler Birliği’nden
kaynaklanan bir “dış tehdide” dair her tür tedbirle halka telkinde
bulunuyorlar. Bu bağlamda Türkiye basını da sık sık Boğazlarla ilgili
malum önerilere, 1925 anlaşmasının feshine ve toprak meselelerine
gönderme yapıyor, bütün bu meseleleri çarpık bir şekilde aktarıyor.
… Türkiye’nin eski Dışişleri Bakanı, CHP üyesi Sadak, 16 Ocak 1951’de
“Akşam” gazetesinde şöyle yazıyordu: “Türkiye sürekli olarak dış ve iç
tehditlerle karşı karşıya bulunuyor. Dış tehdit sadece komşumuz Sovyet
Rusya’dan gelebilir ve bunu gizlemenin anlamı yok. İç tehdit komünizm ve
irticadır ki bunlar da komşumuz tarafından üretilip oradan ülkemize
sirayet etmiştir.”
1951 Ocak ayında Türkiye gazetelerinde, Sovyetler Birliği’nde Türk
toplumunun güya “zulme uğradığına” dair müfteri makaleler çıktı. Aynı ay
gazeteler, Bulgaristan-Türkiye sınırında “Sovyet kıtalarının
yoğunlaşmakta olduğuna” dair gerçek dışı haberler de yaydılar. … Şubat
ayında Meclis’teki açıktan faşist milletvekili Mocan [Şevket; DP
Tekirdağ milletvekili — H.Y.], hükümete soru önergesi vererek, Türkiye
Hükümeti tarafından 1945’te Sovyet yetkililerine teslim edilen
“Azerbaycan, Kırım ve Türkistan kökenli 156 siyasi sürgünün” güya
“[Ermenistan’daki] Sardarabad barajı civarında Ruslar tarafından yok
edildiklerini” iddia etti.
Gazeteler, SSCB’ye dair her çeşit müfteri “hatırat”, “not”, “derleme”
yayınlıyor, bu uydurmaları da Anglo-Amerikan kaynaklarından almayı
tercih ediyorlar. Türkiye gazeteleri Nisan ayında hain Kravçenko’nun[12]
“Hürriyeti Seçtim” adlı kitabıyla Nora Murrad diye birinin “Neden Rus
Casusu Oldum” başlıklı uydurmalarını yayınlamaya devam ettiler.
Gazeteler, Sovyet kıtalarının İran-Sovyet sınırında “yoğunlaşması” ve
SSCB’nin İran’ın iç işlerine “müdahalesine” dair uydurmalarla da meşgul
oldular. … Benzer uydurmalar, Mısır’daki olaylarla ilgili olarak da
Türkiye basınının sayfalarında yer buldu. Türkiye basını, Mısır’ın Orta
Doğu Komutanlığı’na katılma önerisini reddetmesini de “kızıl ajanların”
faaliyetlerinin sonucu gibi resmetmeye çalıştı.
… Türkiye basını, ülkedeki hoşnutsuzlukları da Sovyetler Birliği’nin
sözüm ona “tahrikleriyle” açıklamaya çalışıyor. Örneğin eski Ziraat
Bakanı Oral, 9 Nisan tarihli “Hürriyet” gazetesinde, “Türkiye’de meydana
gelen karışıklıkların, bu kapsamda Atatürk’ün hatırasına saldırıların
da, Moskova’nın casuslarının faaliyetleri” olduğunu iddia etti. Türkiye
gazeteleri Temmuz ayında, Türkiye pazarında güya “Rus menşeli” sahte
dolarların görültüğü söylentilerini de yaydılar.
… Türkiye basını, kuşkusuz ki yetkililerin teşvikiyle, Türkiye’deki
Sovyet kuruluşları ve Ankara ve İstanbul’daki Sovyet diplomatik
çalışanlarına dair uydurma ve provokasyonlara da başvurdu. 22 Ocak
1951’de “Son Havadis” gazetesi, “Lavrişçev’in Ankara’daki esrarengiz
faaliyetleri” başlıklkı bir makale yayınladı. Makalede, Sovyetler
Birliği’nin “Türkiye’deki dahili atmosferi” bozmak istediği,
Lavrişçev’in de “Yunanistan’daki karışıklıkların örgütlenmesinin bir
numaralı kahramanı” olduğu ve onun Türkiye’ye elçi atanmasıyla
“Türkiye’yi Rusya ile, Finlandiya’yla imzalanan gibi bir anlaşmaya
mahkûm etmenin ve uydusu haline getirmenin” amaçlandığını iddia
ediyordu. Gazeteler Ağustos ayında, Türkiye’de güya Sovyet Büyükelçiliği
ve İstanbul’daki Başkonsolosluk tarafından idare edilen “büyük bir
casusluk ağının” açığa çıkarıldığı, Polonya Konsolosluğu çitlerinde güya
“bir Rus casusu” tarafından atılan, Diyarbakır’daki askeri havaalanının
“planı” bulunduğu uydurmalarını yaydılar. …
Türkiye’nin hakim çevreleri … halka Sovyetler Birliği hakkında
gerçeği söylemekten korktuklarını gizlemiyorlar. Meclis milletvekili,
şimdi muhalefette bulunan Cumhuriyet Halk Partisi üyesi Eyüboğlu,
Ankara’daki eski Polonya Büyükelçisi ile görüşmesinde, Sovyetler
Birliği’nin doğu vilayetleri ve Boğazlarda üs kurulması üzerine hak
iddialarının Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin
normalleşmesine engel olduğunu söylüyordu; Eyüboğlu bununla birlikte,
Türkiye’nin hakim çevrelerinin Sovyet iddialarından çok daha fazla
olarak SSCB’de mevcut sosyal sistemden ve bu sistemin Türkiye’ye olası
etkisinden korktuklarını da söylemişti.
… Türkiye’nin hakim çevreleri, gerici turancı örgütlerin ve onların
basınının faaliyetlerinin aktive olmasına da her türlü hoşgörüyle
yaklaşıyorlar. “Volkan”, “Türk Yolu”, “Büyük Doğu” vb. turancı gazete ve
dergilerde, devamlı surette, Sovyetler Birliği’nin zamanında SSCB’den
kaçmış olan yeminli düşmanları boy gösteriyor. 1951 sonunda Türkiye’de,
“Kuzey Kafkasya Kültür ve Karşılıklı Yardımlaşma Derneği” adıyla yeni
bir turancı örgüt kuruldu. Bunun örgütleyicileri, Kırım ve Kafkaslarda
Sovyet iktidarının kurulmasından sonra Türkiye’ye kaçan bilinen
musavatçılar ve başnaklardır. Söz konusu derneğin tüzüğünde görevleri
şöyle ifade ediliyor: 1) Kuzey Kafkasya’nın tarihi ve kültürüyle ilgili
bilgileri toplamak, işlemek ve yaymak; 2) dergi ve gazeteler yayınlamak
ve kültürel amaçlı toplantılar düzenlemek; 3) Kuzey Kafkasya kökenli
ihtiyaç sahiplerine maddi ve manevi yardımda bulunmak.
… Türkiye’deki turancıların faaliyetlerine Amerikalılar ilgi
gösteriyorlar. Ankara’daki eski Polonya Büyükelçisi Druto, Türkiye’deki
kaynaklardan, ABD’nin Ankara elçiliği bünyesine turancılar arasında
çalışmak için özel bir görevli geldiği istihbaratını edindi. Canningham
adlı bu görevli daha önce de SSCB’de elçilik ve konsolosluklarda
görevliymiş. Bu istihbarata göre Canningham’ın görevi, bilhassa, Türkiye
Hükümeti’nin Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında bir savaş halinde
SSCB’nin türki halklarına yönelik uygulaması gereken siyaseti
turancılarla birlikte tespit etmek. Canningham’ın Türklere, bu siyasetin
temeline Türkiye’nin idaresi altında Türki halkların bir federasyonunun
oluşturulması fikrini koymasını önerdiği söyleniyor. Buna göre,
Canningham, Köprülü’nün de bu görüşü paylaştığını söylüyormuş. Keza,
başka kaynaklardan, Amerikan elçiliğinde gerçekten de Canningham adlı
bir çalışanın bulunduğu, ancak bu kişinin kordiplomatik listesinde
olmadığı anlaşıldı.
Türkiye Hükümeti 1951 sonunda ABD’ye New York Üniversitesi’nde
çalışması için tarih profesörü görünümü altında ünlü turancı, zamanında
SSCB’den kaçmış bulunan Zeki Velidi Togan’ı gönderdi. Polonya
Büyükelçiliği Başkâtibi Oheduşko tarafından elçiliğimiz danışmanı
Kornev’e bildirilen istihbarata göre, Togan gerçekte Amerikalılar
tarafından [ABD] Dışişleri Bakanlığı’nda Sovyet-Türkiye ilişkileri
meselelerinde uzman statüsüyle daimi çalışması için davet edildi.
Amerikalıların Türkiye’deki turancı faaliyetlere gösterdiği ilginin,
Sovyetler Birliği’nde ve halk demokrasisi ülkelerinde yıkıcı faaliyetler
için öngörülen sabotörlerin yetiştirilmesi planlarıyla dolaysız bir
ilişki içinde olduğu ileri sürülebilir. Türkiye’nin Avrupa Danışma
Konseyi’ndeki temsilcisi Ebuzziya, mülteciler için bir Avrupa fonu
kurulması üzerine raporun görüşmeleri esnasında, bu raporda öngörülen
tedbirlerin Ukrayna, Belarusya ve Kuzey Kafkasya’ya genişletilmesini
önermiş ve “bu ülkelerin Avrupa topluluğuna ait olduklarını” iddia
etmişti. Ebuzziya, küstahça şöyle demişti: “Bizim şu an SSCB ile
ilişkilerimiz itibariyle, Sovyetler Birliği’nde hoşnutsuzluk doğuracak
tedbirler almaktan hiçbir korkumuz yoktur.”
… Türkiye’nin hakim çevreleri … Sovyet devlet adamlarının SSCB’nin
dış siyasetiyle ilgili konuşmaları karşısında susmak veya çarpıtmak için
her şeyi yapıyorlar. Türkiye gazeteleri, Yoldaş İ. V. Stalin’in Şubat
1951’de “Pravda” muhabiriyle yaptığı … atom silahlarıyla ilgili mülakatı
yayınlamadılar. Yoldaş A. A. Gromıko’nun Paris’teki Dışişleri Bakanları
müsteşarları hazırlık toplantısındaki Türkiye’de askeri üsler inşa
edilmesi üzerine beyanatını [da yayınlamadılar]. …
… Dış siyasette bağımsızlığını kaybeden Türkiye Hükümeti,
Sovyet-Türkiye ilişkilerinin düzene konulmasını Amerika’ya ve ABD ile
Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin niteliğine bağımlı hale
getiriyor. … Gazeteci Atay’ın 28 Ekim 1951 tarihli “Ulus” gazetesindeki
ifadesini nakletmek uygun olacaktır. Atay, İkinci Dünya Savaşı’na kadar
Sovyet-Türkiye dostluğunun Türkiye için yararından söz ederken şöyle
yazıyordu: “Eğer Rusya, emperyalist siyasetinden hemen şimdi vazgeçip
elini uzatacak olursa, bu eli tutacak olanların başında Amerika ve
Britanya bulunur.”
… Türkiye’nin Atlantik Bloğu’na alınması … kararından sonra … Türkiye
Genelkurmay Başkanı Yamut’un … 26 Ekim’de Amerikalı gazetecilere
mülakatı … Yamut, Türk ordusunun … Ruslardan gelecek olası bir saldırıya
karşı koyacak durumda olup olmadığıyla ilgili … soruya şu cevabı verdi:
“Asırlar boyunca Ruslarla savaştığımız gibi şimdi de onlara karşı
koyabiliriz.” …
1951 boyunca … Sovyet kuruluşlarına yönelik birçok provokatif eyleme
yol verildi. 17 Ocak’ta bir çalışanımız elçilik girişinden içeri
girerken “Willis” marka bir araçla giden kimliği belirsiz kişiler
elçiliğin karşısında yavaşladılar, aracın kapısını açtılar, “Rus” diye
bağırdılar ve tabancalarından elçilik binasına doğru ateş açtıktan sonra
büyük bir hızla gözden kayboldular. …
7 Şubat’ta Türk kıyı bataryası, Çanakkale Boğazı’ndan geçerken Sovyet
“Pamir” tankerine ateş açtı. Türkiye Hükümeti, 21 Mart tarihli
notasında … bu olayı bir eğitim atışı olarak niteledi. … 3 Ağustos’ta 8
Türk uçağı, 15 Ağustos’ta çift motorlu bir Türk uçağı, Sovyet
sınırlarını ihlal ettiler. 21 Ağustos’ta Türkiye’nin yarı resmi hükümet
gazetesi “Zafer”, 8 Türk uçağının SSCB sınırını ihlal ettiğini doğruladı
ve Türkiye Hükümeti’nin, SSCB Hükümetinin bu meseleyle ilgili 6 Ağustos
tarihli notasına cevabi notasının içeriğini yayınladı. … Türkiye
Hükümeti, ihlal olayını kabul etmek … ve ileride benzer ihlallerden
kaçınılacağı teminatını vermek zorunda kaldı. …
Suriye’nin Türkiye’deki askeri ataşesinin verdiği bilgiye göre,
Türkiye Hükümeti, Sovyet Hükümeti’nden böyle sert bir nota beklemiyordu.
… Türkiye Hükümeti, Sovyet Hükümeti’nin protestosuna ciddi bir anlam
vererek, kendi notasında teminatta bulunmaya karar vermişti.
Türkiye’nin yöneticileri … Türkiye’nin bir Amerikan askeri üssüne
dönüştürülmesinin, Türkiye’ye herhangi bir biçimde Amerikan “güvenlik
garantileri” sağlanmasıyla telafi edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. …
Türkiye Hükümeti’nin ABD, Britanya ve Fransa Genelkurmay başkanlarıyla
Ekim 1951’deki görüşmeleri esnasında Ankara’da, Sovyetler Birliği’nin
güya 16 Mart 1921 tarihli Sovyet-Türkiye anlaşmasını feshetmeye niyetli
olduğu söylentileri yayıldı. Bu söylentilere değinen “Kudret” gazetesi
14 Ekim’de [Hikmet] Bayür’ün “Rusya Karşısındaki Durumumuz” başlıklı
geniş bir makalesini yayınladı. Bayür, eğer Türkiye’nin Atlantik
Paktı’na girmesi bahanesiyle 1921 tarihli anlaşmayı feshetme girişimleri
olursa, Türkiye’nin “endişelenmesine gerek olmadığını, zira eşit
haklarda ve eşit yükümlülüklerde bir pakta kabul edilmesinin onun için
yeterli olacağını” yazıyordu. …
… Türkiye’nin … Sovyet Hükümeti’nin Türkiye’nin Atlantik Bloğu’na
girmesi meselesiyle ilgili 3 Kasım tarihli açıklamasına ve 30 Kasım
tarihli Sovyet notasına ve keza Türkiye ile ilgili 24 Kasım tarihli,
Orta Doğu Komutanlığı kurulması planları hakkındaki notamıza tepkisi. …
Bütün yorumlar, Türkiye Hükümeti’nin siyasetini haklı çıkarma ve
Sovyetler Birliği’nin siyasetine kara çalma girişimlerinden ibaretti. …
“Ulus” gazetesinin haberi dikkate değer; burada, ABD, Britanya ve Fransa
büyükelçilerinin 4 Kasım’da Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaret
ettikleri, Sovyet açıklamasının metnini aldıkları ve Türklere, bu
açıklamaya verilecek cevapla ilgili kendi düşüncelerini iletme sözü
verdikleri anlatılıyordu. Türkiye basınında Sovyetlerin 21 Kasım’da Orta
Doğu ülkelerine, 24 Kasım’da ABD, Britanya, Fransa ve Türkiye’ye ve 30
Kasım’da da Türkiye’ye verdiği notalar SSCB’ye karşı düşmanca bir
ifadeyle yorumlanıyordu. Bununla birlikte kimi gazeteler, örneğin 23
Kasım tarihli “İstanbul”, Arap ülkelerine Sovyet notasının bu ülkelerde
tarafsızlık taraftarlarını ve Orta Doğu Komutanlığı kurulması
muhaliflerini güçlendirdiğini ve böylelikle böyle bir komutanlığın
örgütlenmesini güçleştirdiğini de itiraf edilmek zorunda kalmışlardı.
… Finlandiya elçisi İvalo, 17 Aralık’ta Sovyet Büyükelçisi ile
görüşmesinde … Türkiye’de havaalanlarının Amerikalıların kullanması
hesabıyla yapıldığına dikkat çekiyordu. Avusturya elçisi Wildner Sovyet
Büyükelçisi ile görüşmesinde, onun kanaatine göre Türklerin aslında
barış zamanında üslerini Amerikalılara açmak istemediklerini söylüyor,
ancak bununla birlikte, Türkiye’deki havaalanlarının, onları kendi
amaçları için kullanmaya niyetli olan Amerikalıların idaresi ve
planlarıyla inşa edildiğine de işaret ediyordu. …
Bugünkü Türkiye’nin siyasetçileri Yakın ve Orta Doğu ülkelerinde
antiemperyalist hareketin yükselmesi nedeniyle sinirlerine hakim
olamıyorlar ve bu ülkelerin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin
iyileşmesinden endişe ediyorlar. … Buna dair, eski Dışişleri Bakanı
Sadak’ın 28 Aralık’ta “Akşam” gazetesinde yayınlanan makalesi
gösterilebilir. Bu makalede şöyle deniyor: “Paris’te BM delegeleri
şerefine verilen davetlerde Mısır’ın ve diğer Arap ülkelerinin devlet
adamları Rus diplomatlarla kol kola ve kadeh kaldırırken
fotoğraflandılar… Eğer Mısır devlet adamları, mevcut durumda Sovyet
Rusya ile yakınlaşmanın BM komisyonlarında onunla birlik görüntüsü
vermenin ülkelerinin yararına olduğuna gerçekten inanıyorlarsa, naiflik
göstermektedirler… Eğer Mısır devlet adamları, bu numaradan mutabakat ve
yakınlaşma yoluyla Britanya ve Amerika’yı korkutmak istiyorlarsa, bu
durumda da tam bir ciddiyetsizlik göstermektedirler, zira Mısır,
komünist dünyayla yakınlaşmaya diğerleri kadar dahi katlanamayacak ve
sosyal durumu son derece hassas olan bir ülkedir.”
Aynı sebeple sinirlilik hali, bir başka gazetecinin, Esmer’in 23
Aralık’ta “Ulus”ta yazdığı makalede de görülüyor: “Eğer doğu ve batı
arasındaki savaşta İran komünistlerin ellerine düşerse, Irak da
tehlikeye girer; bu suretle kargaşaya kapılacak Arap ülkelerinde
komünistlere kapı açılır. İran’ın ve Arap ülkelerinin komünistlerin
eline geçmesi Türkiye’yi de sarsacaktır.”
Türkiye’nin saldırgan bloklara çekilmesiyle ilgili Sovyet
Hükümeti’nin Türkiye Hükümeti’ne demarşları, Türkiye’nin yöneticilerini
derinden endişelendirdi. … Türkiye Hükümeti, Sovyet notalarının ülke
kamuoyunda etki yaratmasından endişeleniyor ve bu yüzden, gayrı resmi
kaynaklardan öğrenildiğine göre, basın idaresi üzerinden Türkiye’nin
bütün basın organlarına Sovyet notalarının her türlü küçümseme talimatı
verdi.
Köprülü’nün Meclis’te 30 tarihli Sovyet notası vesilesiyle konuşması,
Türkiye Hükümeti’nin bu notaya cevap vermekten kaçınma ve keza maceracı
siyasetini haklı çıkarmak için gerici Meclis’in desteğini kullanma
girişimine işaret ediyor.
Avusturya elçisi Wildner, Türkiye’nin hakim çevrelerinin halet-i
ruhiyesini anlatırken, “Türklerin şu anda kendilerini önemsiz
hissettiklerini” söyledi. …
Türkiye Hükümeti’nin Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki
ilişkileri düzene koymak ve iyileştirmekteki isteksizliğine, Türkiyeli
yetkililerin, elçiliğimiz tarafından 1951 boyunca Türkiye Dışişleri
Bakanlığı’nın önüne konulan güncel meselelere yaklaşımı da tanıklık
ediyor.
SSCB Büyükelçisi 2 Ocak ve 1 Şubat’ta Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı
Genel Sekreteri Akduru’ya, İstanbul radyosunun 704 KHz’den Sovyet radyo
yayınına yaptığı engel konusunda bir memorandum verdi. Türkler,
Türkiye’nin, 1948’de Kopenhag Konferansı’nda kabul edilen Avrupa Radyo
Yayınları Konvansiyonu ve ona ek frekans genişliği planına imza
koymadığına gönderme yaparak, Avrupa Radyo Yayınları Konvansiyonu’na
uymaya niyetli olmadıklarını bildirdiler. Elçiliğimizin 17 Temmuz
tarihli bu konuyla ilgili notasına da Türkiye Dışişleri Bakanlığı henüz
cevap vermedi.
17 Ağustos’ta SSCB Geçici Maslahatgüzarı Yoldaş Kornev, Dışişleri
Bakanlığı’nın talimatıyla, Türkiye Dışişleri Bakanı Köprülü’ye, Türkiye
gazetelerinin, Türkiye Hükümeti’nin Bonn Hükümeti’ne, Almanya’nın
Türkiye’deki eski diplomatik gayrimenkul ve binalarını devretmek
diyetinde olduğuna dair haberleri hakkında sözlü bir açıklamada bulundu.
Açıklamada, söz konusu olan ve Türkiye Hükümeti tarafından Almanya’daki
Kontrol Kurulu’nun 30 Eylül 1945 tarihli kararının ihlali şeklinde el
konulan gayrimenkullerle ilgili her tür tedbirin gayrı meşru olacağına
işaret edildi. Köprülü, bu meselede henüz nihai karar verilmediğini ve
kendisi meselenin hukuki veçhesini inceledikten sonra elçiliğimize cevap
vereceğini bildirdi. Ancak şu ana kadar bir cevap gelmedi (söz konusu
gayrimenkuller de Almanlara henüz verilmedi).
15 Ağustos’ta SSCB Geçici Maslahatgüzarı, Dışişleri Bakanlığı’nın
talimatıyla, Türkiye Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Akduru’ya,
İstanbul’daki yetkililer tarafından SSCB’nin İstanbul
Başkonsolosluğu’na, Büyükada’da bulunan SSCB’ye ait arsada elçiliğimize
ait daçanın inşaatının tamamlanmasında çıkartılan engellemeler konusunda
sözlü bir açıklamada bulundu. 24 Aralık’ta elçiliğimiz tarafından
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na bu konuda bir nota gönderildi. Ancak
Türkler şu ana kadar cevap vermediler ve söz konusu mesele çözülmemiş
olarak kalmış bulunuyor.
… Türkiye’deki kamplarda … Türkiyeli yetkililerin Sovyetler
Birliği’ne gitmelerine izin vermediği, keza Sovyet elçiliğiyle temas
kurmasını da engellediği, yeniden iskâna tabi tutulan Sovyet
vatandaşları bulunuyor.
Türkiye gümrük yetkilileri Kasım ve Aralık aylarında
Türkiye-Bulgaristan sınırında, yanlarında Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na
veya Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğine verilen açık mektuplar
olmasına rağmen, bazı diplomatik görevlilerimizin özel eşyalarında arama
yaptı. …
Türkiye Dışişleri Bakanlığı, elçiliğimizin 20 Haziran 1949 tarihli,
İstanbul’da Sovyet vatandaşı Makarov’un öldürülmesiyle ilgili notaya da
halen cevap vermedi.
Türkler, 1951 boyunca … sınırdaki Aras üzerindeki Sardarabad
Barajı’nın hesaplarının düzene konulması … meselesini, Sardarabad baraj
gölü suyunun yüzde 50’sini Türkiye’nin kullanabileceği şeklinde devamlı
gündeme getirdiler. …
Türkiye ile SSCB arasındaki ticaret 1951’de de daha önceki savaş
sonrası yıllarda olduğu gibi önemsiz bir miktardaydı. Bizim 1951’de
Türkiye’den ihracatımız, 950.000 TL tutarında 139.051 kilogram tiftik
(ödemesi, 1934 tarihli 8 milyonluk kredinin geri ödenmesinden Türk
parası olarak yapıldı); 5.297.000 TL tutarında 1.790 ton Türk tütünü
(ödemesi Britanya sterlini üzerinden yapıldı), keza 4.200 lira tutarında
keçiboynuzu şeklindedir. Ayrıca Sovyet ticari temsilciliği … aracı
kullanarak Türkiye’de muhtelif Türkçe kitap ve periyodik yayunları da
satın aldı.
1951’de Türkiye’ye Sovyet malları ihracatı olmadı.
1951’de ticari temsilciliğimiz, Türk firmalarından şu mallarla ilgili
başvurular aldılar: inşaat odunu ve kereste; paket, rulo veya baskı
kâğıdı; mısır ve buğday; çimento ve fotoğraf kâğıdı. Türk firmalarının
temsilcileri, temsilciliğimizin çalışanlarıyla görüşmelerde, Sovyetler
Birliği’nde anılan mallardan başka demir, pamuklu dokuma, petrol ürünü,
pencere camı, ziraat araçları, hesap makineleri vb. almak arzularını
ifade ettiler.
… Bize yün, tütün ve keçiboynuzundan başka kuru üzüm, ceviz, zeytin,
badem, incir, limon vb. gibi ikinci dereceden, satışlarına Türkiyeli
yetkililer tarafından sınır getirilmeyen mallar satmayı önerdiler.
Sovyetler Birliği’ne tütün satışı, Türkiyeli çevrelerde, özellikle de
tütün üreticisi köylüler arasında hoşnutlukla karşılanıyordu.
23 Ocak 1952’de Türkiye Dışişleri Bakanlığı Dış Ticaret Müsteşarı
İksel, elçiliğimiz danışmanı Kornev’i davet etti ve onunla konuşmasında,
… Türkiye’nin … sadece ihracatını değil ithalatını da artırmayı
düşündüğünü söyledi. … İksel, bu bağlamda, İzmir’de çıkan “Ticaret”
gazetesinde 19 Ocak’ta yayınlanan ve Sovyetler Birliği’nin güya
Türkiye’de yeni bir parti tütün almaya ve keza Türkiye’ye çimento ve
orman ürünleri satmaya niyetli olduğunu bildiren habere dikkat çekti.
İksel, eğer bu haber gerçekle örtüşüyorsa, bu durumda Türkiye’nin
SSCB’den çimento, orman ürünleri ve Sovyetler Birliği’nin önerebileceği
başka malları büyük bir istekle alabileceğini, Sovyetler Birliği’ne de
yeni bir parti tütün ve SSCB’yi ilgilendiren başka mallar satabileceğini
söyledi. İksel, … SSCB ticari temsilciliğinin Türkiye Ticaret Bakanlığı
ile Sovyetler Birliği ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin
geliştirilmesi meselesini görüşmesinin yararlı olabileceğini de
bildirdi. SSCB ticari temsilciliğinden yeni bir parti Türk tütünü alımı
ve çimento ve orman ürünleri satışıyla ilgili hiçbir teklif ve sondaj
yapılmamış olduğunu belirtmek gerek.
“Ticaret” gazetesinin söz konusu haberinin bizatihi Türkiye’nin
hükümet ve ticaret çevreleri tarafından yazdırıldığını da ileri sürmek
mümkün olabilir. … Keza, Türk işadamı Fazıl Erman’ın şüphesiz ki Türkiye
Hükümeti’nin bilgisi dahilinde 10 Ocak 1952’de elçiliğimizi ziyaret
ettiğine ve büyükelçi ile görüşmesinde Türk iş çevrelerinin SSCB ile
Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin geliştirilmesini hedefledikleri ve
bu hedefin de Türkiye Hükümeti tarafından desteklendiğini söylemesine
dikkat çekmek gerek. Elçiliğimize ve ticari temsilciliğimize gelen
istihbarata göre … Türkiye’nin iş çevreleri Moskova’da düzenlenme
çağrısı yapılan Uluslararası Ekonomi Toplantısı’na ilgi gösteriyorlar.
… Amerikalıların dayattığı ticari rejim, Türkiye’nin dış ticaretinde
önemli bir bozulmaya yol açtı. … Bu bağlamda, Türklerin bugüne kadar
bize ikinci derecede mallar satmayı teklif etmiş olmaları ve bakır, krom
cevheri, kurşun gibi esas itibariyle ABD ve Britanya’ya götürülen
malları teklif etmemeleri olgusunu incelemek gerek. Bize Türk tüccar
Fazıl Erman tarafından verilen bilgilere göre, SSCB ticari temsilciliği
ile Türkiyeli firmalar arasında tütün konusunda ticari işlemleri
engellemeye çalışan Amerikalılar, bizim tütün alımımızın sonuna kadar
götürülmeyeceği, Türkiyeli yetkililerin SSCB’ye tütün ihracatına, güya
Sovyetler Birliği Türk tütününü başka ülkelere ihraç ediyor diye ruhsat
vermeyecekleri dedikodularını yaymışlar. Türkler belli ki Amerikalıların
etkisiyle bizim ticari temsilciliğimizden, satın altığınız tütünü başka
ülkelere ihraç etmeyeceğimize dair yazılı bir garanti istediler. Bu
talep, ticari temsilciliğimiz tarafından geri çevrildi ve tütün işi,
bizim tarafımızdan böyle bir garanti verilmeksizin tamamlandı.
… Türkiye’nin saldırgan Atlantik Bloğu’na girmesi ve Orta Doğu
Komutanlığı kurulması planlarına katılımı, Türkiye topraklarının SSCB’ye
karşı Amerikan askeri köprübaşı haline getirilmesi yolunda yeni bir
etaptır.
A. Lavrışçev
Büyükelçi Lavrışçev’in imzasını taşıyan bu uzun mektubun altında 15
nüsha halinde kopyalandığı ve şu kişilere gönderildiği belirtiliyor:
Stalin, Molotov, Malenkov, Beriya, Mikoyan, Kaganoviç, Bulganin,
Hruşçov.
Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan
fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin,
Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin,
Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler,
Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde
yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de
(ydh.com.tr) yayınlanıyor.
[6] Cümlenin altı Molotov tarafından kırmızı kurşunkalemle çizilmiş.
[7] Cümlenin başı Molotov tarafından kırmızı kurşunkalemle işaretlenmiş.
[8] Bu cümle Molotov tarafından kırmızı kurşunkalemle işaretlenmiş.
[9]
1951 Aralık ayında Türkiye’deki Amerikan askeri misyonunun başı olan
General Arnold, basın mensuplarına, Amerikan askeri yardımının üç yılda 1
milyar dolara ulaştığına işaret eden bir beyanat verdi. [Metnin
orijinaline düşülmüş dipnot.]
[10] Bu cümle Molotov tarafından kırmızı kurşunkalemle işaretlenmiş.
[11]
Yayıncının notu: Türkiye, CHP yönetimi sırasında ABD ile bir dizi
mutabakata vardı: 12 Temmuz 1947’de askeri yardım anlaşması, 4 Temmuz
1948’de ekonomik işbirliği anlaşması, 27 Aralık 1949’da kültür anlaşması
imza edildi.
[12]
Sovyetler Birliği’nin ABD’deki ticari delegasyonundayken 1943’te saf
değiştirdi. Amerikalı gazetecilerin yardımıyla “I Chose Freedom” adlı
bir kitap yayınladı.
Yorumlar
Yorum Gönder